armandez de vitoro çok da güzel dile getirmiş, hani derler ya, bunu yapan insan olamaz diye, bunu değil yapan, düşünen, yasa teklifini veren insan olamaz. ya da olur, insan tanımınıza bağlı, arsızca yaladım leoparı'nin dediği gibi bu durum; insanoğlunun, yeryüzündeki en vahşi, en zararlı, en tecavüzcü, en katil tür olduğu gerçeğinin 8.344.567.899'uncu tezahürü.
bakın armandez ne demiş:
"cok zalimce.
yemin ediyorum en inancsiz insanin bile
yapabilecegi bi sey degil; ki bu tasariyi hazirlayanlarin agzindan allah
lafi eksik olmuyor.
sokak kopekleri, yasam alanlarimizdaki en
zavalli canlilar. isiriyor, kovaliyor diyenler; keske bir mucize olsa da
kendileri insanoglu gibi vahsi bir yaratiga maruz kalip kendini
savunmak durumunda kalsa.
ya nasil iciniz acimiyor ve nasil
uykulariniza girmiyor, ben mi cok hassasim bilmiyorum. dun aksam
bacaklarindan biri kirilmis ama o haliyle yurumeye calisan bi kopek icin
butun gece veteriner aradim. sabah bahcede yoktu, nereye gitti
bilmiyorum. butun gunum boyle mahvoldu.
her gun yolda araba
carpmalariyla can vermis onlarca kedi-kopek gormekten ise gitmekten
sogudum. cesetlerin uzerine basmadan gecmeye calisiyorsun.
simdi sirf bunlar var diye ben cok ciddi uzuntuler duyuyorum; ki su yasam hakkina mevzuu cok ciddi travmatik.
avrupa
mavrupa diye nolur yemeyin kimseyi, gezegenler carpissa o konuda
duzeltilecek bi sey varsa bu en son seydir. sokaklar kedilerle,
kopeklerle guzel. gecen sene gotumuzu yirttik burda bolluca'da köpek katliamı diye. barinagin da toplama kampinin da hali ortada. devlet vatandasina
bakmiyor, kopege mi bakacak? birakin da biz onlara sokaklarda
bakabilelim. kisirlastiriyor musun napiyorsun, onu yap sen.
bunun icin yalvarmam gerekecekse yalvaririm.
ben dusundukce cok ciddi aci cekiyorum."
hatta kısırlaştırmayı bile yapmasınlar, yapmıyorlar zaten, kısırlaştırılmaya gidip takip eden olmadıkça geri dönen köpek görmedim ben, kediler için ise belediye her bir halta para talep ettiğinden özel klinikle anlaşıp aşısıydı, kısırlaştırmasıydı, en iyi koşullarda yaptırmak daha iyi. belediye niye var? kimsesi olmayan sokak hayvanlarına ücretsiz hizmet vermek için, değil mi? değil. götüren az sayıda duyarlı insan da para mevzusu yüzünden götürdüğü ile kalıyor, maddi durumu yoksa vicdan azabı ile geri dönüyor. çevremde insanlar belediye ile ucuza anlaştık şu kadar kısırlaştırma diye sevinç haberi veriyorlar, bu devlet mi köpeklere bakacak? hizmet parası verilmeyen hayvana ayrılan ödenekle mal mülk aldığı için, iç ettiği için bakmayan belediye mi? yapmayın, salak olmayın. kendi hayvanlarım dışında onlarca sokak hayvanına bakıyorum, biliyorum. fiv veya fib nedeni ile 15 20 kedinin öldüğü kedi evini bile biz, sade vatandaşlar dezenfekte ettik, hayatta kalanları tedavi olsunlar veya hastalık kapmasınlar diye dezenfekte işlemi sırasında çeşitli kliniklere yatırdık. belediye ne yaptı? hiç...
"o kadar gerizekali pollyannalarsiniz ki kosullarin bir anda degisip bu
yasayla toplanacak hayvanlarin mutlu mesut yasayabilecegini
dusunuyorsunuz. ustelik bunun devlet guvencesi olduguna can-i gonulden
inanarak.
tiksiniyorum sizin gibi mal beyanlariyla ayni topraklarda yasiyor olmaktan."
Sokaktaki kediyi köpeği toplayacağınıza hırsızı, yan kesiciyi,
tacizciyi, tecavüzcüyü, pedofili, magandayı toplasanız da rahat yürüsek!
kedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Eylül 2012 Cuma
23 Temmuz 2012 Pazartesi
Hatıra tüyleri...
Annemin notlarını saklanacakları saklamak, atılacakları atmak için ayrıştırırken bir peçete buldum, daha doğrusu kağıt havlu parçası. Üzerinde "Lali'min hatıra tüyleri" yazıyordu. Demek ki öldükten sonra bir tutam eline gelen tüyü koymuş, çünkü kızımın tüyleri ne o kadar donuk, ne o kadar karışık ne de o kadar mat....idi.
Bir yandan hastalığı ile ilgili şeyler geçiyor elime, içim acıyor derken buna rastladım. Derken Pırtık'ın kafasından kocaman bir irin çığ gibi çıkmaya başladı, derken veterinere koştum...
Şu an tüyleri de peçeteyi de göremiyorum. Eve geldim, elim buzdolabının üzerine gitti. Bir fotoğrafa.
Çanakkale'de çekilmiş, habersiz, Truvalı Helen zamanlarım. O fotoğraf boşuna bu zaman elime geçmedi. Lali'min tüylerini ise bu kalabalıkta bulursam atacağım. Kızımın tüyleri ipekti benim. Kadife gidiydi. Hatırası da öyle kalsın.
Canım Lali Berte'm, anneme zarf bırakmışım senin üzerinden, üzerinde adres olarak
Kanepenin üstü
Lali'nin altı
Ev
Bursa
yazıyor. Zarfı saklasam mı atsam mı diye boş boş bakıyorum...
Peçeteyi buldum, tüyleri mezarına serpeceğim.
Bir yandan hastalığı ile ilgili şeyler geçiyor elime, içim acıyor derken buna rastladım. Derken Pırtık'ın kafasından kocaman bir irin çığ gibi çıkmaya başladı, derken veterinere koştum...
Şu an tüyleri de peçeteyi de göremiyorum. Eve geldim, elim buzdolabının üzerine gitti. Bir fotoğrafa.
Çanakkale'de çekilmiş, habersiz, Truvalı Helen zamanlarım. O fotoğraf boşuna bu zaman elime geçmedi. Lali'min tüylerini ise bu kalabalıkta bulursam atacağım. Kızımın tüyleri ipekti benim. Kadife gidiydi. Hatırası da öyle kalsın.
Canım Lali Berte'm, anneme zarf bırakmışım senin üzerinden, üzerinde adres olarak
Kanepenin üstü
Lali'nin altı
Ev
Bursa
yazıyor. Zarfı saklasam mı atsam mı diye boş boş bakıyorum...
Peçeteyi buldum, tüyleri mezarına serpeceğim.
13 Temmuz 2012 Cuma
Çok mutsuzum anne
Çünkü ölümü tanıyorum artık, bilmenin laneti. Bak başıma ne geldi bugün. Dün arkadaşımla bir şekilde kediye kullanırız diye bahsettiğimiz siyah beyaz şalın bugün bir kediciğe kefen oldu. Şaka gibi...
Bir de o kedicik meğer her akşam iş çıkışı gözüne iyileşsin diye krem sürmeye gelen kişinin getirdiği kediciğiymiş... Haberi olur mu ki? Ne kadar büyümüş sıpa, tanıyamadım, adamın içine doğar mı? Çarpıp da bir de üzerine utanmadan hala nefes alan, can çekişen bebeğini bir de çöpe attıklarını bir şekilde hisseder mi?
http://bigcatsdiary.blogspot.com/2012/07/sizin-insanlgnz.html
Onu bulduğumda da, veterinerin teşhisinde de öleceğini biliyordum, çünkü artık ölümü tanıyorum. Canımın içine transamine çıkardıklarında ağlamaya başladım, aklıma sen düştün. Diyemedim uğraşmayın Azrail başında bekliyor, sadece daha fazla acı çekecek böyle.
Şimdi o da kedi cennetinde, hayatımda ilk kez bir kediyi uyutmaktan başka bir çarem kalmadı. Ölümü izledim, içim bomboş, çok mutsuzum anne. Çok bitkinim. Keşke senin gibi güçlü olabilseydim. İnsanlar seni tanımadıkları için beni güçlü sanıyorlar...
Bir de o kedicik meğer her akşam iş çıkışı gözüne iyileşsin diye krem sürmeye gelen kişinin getirdiği kediciğiymiş... Haberi olur mu ki? Ne kadar büyümüş sıpa, tanıyamadım, adamın içine doğar mı? Çarpıp da bir de üzerine utanmadan hala nefes alan, can çekişen bebeğini bir de çöpe attıklarını bir şekilde hisseder mi?
http://bigcatsdiary.blogspot.com/2012/07/sizin-insanlgnz.html
Onu bulduğumda da, veterinerin teşhisinde de öleceğini biliyordum, çünkü artık ölümü tanıyorum. Canımın içine transamine çıkardıklarında ağlamaya başladım, aklıma sen düştün. Diyemedim uğraşmayın Azrail başında bekliyor, sadece daha fazla acı çekecek böyle.
Şimdi o da kedi cennetinde, hayatımda ilk kez bir kediyi uyutmaktan başka bir çarem kalmadı. Ölümü izledim, içim bomboş, çok mutsuzum anne. Çok bitkinim. Keşke senin gibi güçlü olabilseydim. İnsanlar seni tanımadıkları için beni güçlü sanıyorlar...
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Kağıt Mendil
Aslında bugün senden değil de babamdan bahsedecektim anne, bunca yıl sakladığınız ta üniversite yıllarınızdan kitaplar, defterler... Öğrencilerinin seni biliyormuşçasına babam için ne denir okul yıllığı mı? Ona yazdıkları adres...
Bir yandan hayatta çok acı var anne, bir kadın var. Temizlikçiymiş, artık temizlik yapamıyormuş, iki adet 6 metrekare oda ve tuvalet dışarıda mutfak yok... Oraya 350 lira kira ödüyor her ay, suyu bile yok kadının! Yer de Ümraniye.
Kadın o hali ile bile yirmiye yakın kediye ve ikisi felçli sekiz köpeğe bakmaya çalışıyor, kendi yiyecek ekmeği küflü, yanına peyniri bile yok, herhangi bir şeyi yok, kadın suyu komşulardan alıp o ekmekle hayvanlara papara yapıyor anne.
Kalan eşyalarının hepsini, örtüleri, brandayı, senin ve babamın yastığını, kısacası barınağa göndereceğim eşyaların hepsini ve senin eşyalarını ona vermek istedim, cuma günü eline geçecek, ben de hazırlıyorum.
Açmayı unuttuğum bir çekmece vardı, küflenen dolapta, oradan eşyalarını katlayıp koyarken bir hırkanı buldum anne ve cebinde hiç kullanılmamış kağıt mendiller vardı, selpak, senin mendillerine ağladım anne, oysa sen kim bilir ne düşünüp de koymuştun. Senin için döktüğüm göz yaşlarını bekliyorlarmış meğer, kimin aklına gelir temiz bir hırkanın içinden mendil çıkacağı. Üstelik hırkayı poşetlemişsin bile... Bir daha giydiğimde kullanırım diye koymuşsun, bir daha hiç giyememişsin...
Hala sana dair bir şey beni niye bu kadar acıtıyor anne? Kıyafetlerinden severek giydiklerim var, seni sen yaptığı için sakladıklarım var. Onlar acıtmıyor bilakis mutlu ediyor üzerimde olmaları, diğerleri niye bu kadar acıtıyor anne?
Hangi yaram kanıyor benim?
Bir yandan hayatta çok acı var anne, bir kadın var. Temizlikçiymiş, artık temizlik yapamıyormuş, iki adet 6 metrekare oda ve tuvalet dışarıda mutfak yok... Oraya 350 lira kira ödüyor her ay, suyu bile yok kadının! Yer de Ümraniye.
Kadın o hali ile bile yirmiye yakın kediye ve ikisi felçli sekiz köpeğe bakmaya çalışıyor, kendi yiyecek ekmeği küflü, yanına peyniri bile yok, herhangi bir şeyi yok, kadın suyu komşulardan alıp o ekmekle hayvanlara papara yapıyor anne.
Kalan eşyalarının hepsini, örtüleri, brandayı, senin ve babamın yastığını, kısacası barınağa göndereceğim eşyaların hepsini ve senin eşyalarını ona vermek istedim, cuma günü eline geçecek, ben de hazırlıyorum.
Açmayı unuttuğum bir çekmece vardı, küflenen dolapta, oradan eşyalarını katlayıp koyarken bir hırkanı buldum anne ve cebinde hiç kullanılmamış kağıt mendiller vardı, selpak, senin mendillerine ağladım anne, oysa sen kim bilir ne düşünüp de koymuştun. Senin için döktüğüm göz yaşlarını bekliyorlarmış meğer, kimin aklına gelir temiz bir hırkanın içinden mendil çıkacağı. Üstelik hırkayı poşetlemişsin bile... Bir daha giydiğimde kullanırım diye koymuşsun, bir daha hiç giyememişsin...
Hala sana dair bir şey beni niye bu kadar acıtıyor anne? Kıyafetlerinden severek giydiklerim var, seni sen yaptığı için sakladıklarım var. Onlar acıtmıyor bilakis mutlu ediyor üzerimde olmaları, diğerleri niye bu kadar acıtıyor anne?
Hangi yaram kanıyor benim?
25 Mayıs 2012 Cuma
Büşra Ersanlı'dan çok güzel bir kedi yoldaşlığı yazısı
"Üçüncü kedi kitabımın sonuna yaklaştım, Bakırköy Cezaevindeyim, altıncı ay bitiyor; iyice kedi dünyasına daldım sonunda bugün! Daha önce kedilerim Fistan ve Mestan'ın fotoğraflarına bile bakamıyordum. Açık söylüyorum en çok onları özledim... "
http://bianet.org/bianet/hayvan-haklari/138593-kediler#.T7_ex9yooRV.facebook
Tüm kedi yoldaşlarının okuması gereken bir hikaye, Doris Lessing'in Kedilere Dair Kitabı, Bilge Karasu'nun Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Tan Oral çevirisinden Claude Roy'un Konuşan Kedi'si, kediler kediler...
http://bianet.org/bianet/hayvan-haklari/138593-kediler#.T7_ex9yooRV.facebook
Tüm kedi yoldaşlarının okuması gereken bir hikaye, Doris Lessing'in Kedilere Dair Kitabı, Bilge Karasu'nun Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Tan Oral çevirisinden Claude Roy'un Konuşan Kedi'si, kediler kediler...
24 Mayıs 2012 Perşembe
Duj Kedileri
Kedilerin bir sürü gariplikleri vardır, mesela benim kız kedim tam bir su kedisi. Ne zaman su kedisi desem aklıma Şizofrengi geliyor, o dergiyi çok özlüyorum, eski sayıları ile avunuyorum bazen.
Benim su kedimin ben duşa girdiğimde değişik yerlere -çamaşır makinesinin üzeri, klozet kapağı, hatta bazen nöbetçi gibi tam da iki duş perdesinin birleştiği çıkacağım nokta- konuşlanıp kah beni, kah suyu, kah ikimizi birden dikizleme ve/veya bekçilik etme huyu var. Öyle ki evde olup duşa giren beni iplemediğinde eksikliğini hissediyorum ve itiraf edeyim azıcık bozuluyorum. Banyoda başıma bir şey gelirse kızıma güveniyorum.
۞ siz banyodayken banyo kapısının önüne uzanıp çıkana kadar sizi beklemeleri, sonra da haraç istiyorlar. haraç istemiyorlar da lili gelsin aynı lali ablası gibi davransın, evi diğer kedilere karşı korusun, sizi sahiplensin, banyo kapılarında beklesin, insan duygulanıyor haliyle. bir de yok efenim kediler nankörmüş, sadakatin bini beş paraymış, halt etmiş bunu diyenler!
(28.01.2010 19:16)
Nereden aklıma geldi bunları yazmak şimdi? Fındık Hanım Hayratı'nı yazarken anlattığım son arınmada kızım da vardı, bu sefer daha aktif rol oynadı, duj perdesinin diğer tarafından ben yıkanırken yaptığım hareketlere pati atmalar, oradan buradan girip çeşitli maymunluklar ve daha önce hiç yapmadığı bir şey daha... Duş perdesinin iki kanadının arasından boynunu uzatıp beni ve suyu izlemeye başladı, durulanma kısmındaydım, bacağıma yönelip bacağımdaki damlaları yalamaya başladı, demek o da ne kadar özlemiş, annemin her abdest alışında gidip kollarını yalardı, gülerdik. Aklıma geldi öyle. Bir süre yaladı sonra seyre devam...
Bu kızımın eski maceralarına göz atarsak, o dönemlerde yazdıklarımdan "sulu" olanları:
(pisi: şu html yi arkadan nasıl getirmem ben de bilemedim, düzelteceğim ama hayırlısı ancak bu kadar yapabildim)
۞ özellikle de bulaşık yıkadıktan hemen sonra eviyeye bir güzel uzanması. o kadar keyifli yatıyor ki o ıslak yerde, anlam veremiyorum. biraz daha büyüyünce sığmayıp küvete geçecek sanırım.
(12.11.2009 00:15)
( 27.02.2010 18:42)
(14.03.2010 21:34 ~ 20.03.2010 16:08)
( 20.07.2010 03:24)
(16.10.2010 00:52)
(05.11.2010 02:47)
patileri üşüyormuşçasına kilimin altına sokup oturması. sürahinin sapını ısıramamanın verdiği sinirini kilimi bozarak anında geçirmesi, pambuk olması.
(08.11.2010 18:26)
bkz: kız kedi sahibi olmak
(09.10.2011 21:42)
berte - kızım napıyo?
best - kızın bana çeşmeyi açtırdı, su içiyor.
berte - sana nasıl açtırdı yahu? hadi bana yapıyor da...
best - açtırdı valla
haspamın istediğini yaptırmada üstüne yok, gitmiş çeşmeyi açtırmış deli bozuk. su kurbağası, su kedisi. su kedileri ilk bizim evde görüldü...
(deliberte, 18.10.2011 17:19)
20 Mayıs 2012 Pazar
ölüm
2 yıl kadar önce Padme'yi kollarımda kaybettiğimde yazdığım bir yazıydı ölüm, Tıslak'ın yavrusu Padme annemin sırılsıklam bulduğu bir kedicikti, hatta o kadar ıslanmaktan bir hasar kaldı, kafasını metalci gibi sallıyordu yavrum. Bir ara bahçede yaşamaya karar verdi, daha doğrusu annemin sağlığı kötüye gidiyordu, 3. kedi zor oluyordu, orada bakıyorduk derken güzelimiz yine hapşırmaya başladı ve eve aldık. Bu sefer iyiye gitmiyordu, annem kendi sağlığını hiçe sayıp keşke hiç bahçeye salmasaydım diye çok kendini yedi bitirdi.
Ve Padme yine bir pazar günü kollarımda can çekişerek öldü, sanırım iki saat kadar veya fazlası can çekişmesini izledim, mamalı su mamalı su diye yedirdiğim her şeyi kustu önce, sonra...
Bugün annemin ölümünün üzerinden tam 11 ay geçti, insana büyük bir şaka yapılıyormuş gibi geliyor. Yine bir pazar günü, 20 Mayıs 2012'de minik fındık terki diyar etti.
Herkes pazar ölüyor sanki son iki senedir, işte Padme'nin arkasından yazdığım yazı:
ölüm
garip bir şey. insan ya da herhangi bir canlı tek seferde ölemiyor. nasıl biliriz ölümü? beyin ölümü biliriz mesela, beyin durur ama kalp çarptıkça gözlerin feri kalır.. mı? kalmayabilirmiş, beyin durabilir, gözlerin feri çekilebilir son nefeste bile mırlanabilirmiş... ama ölmezmişsin hala, kalbin çarparmış, arada hızlanırmış, sonra tam durdu derken yine çarparmış, tüm vücudun buz kesilirken o soğuk çekilmeye inat kalbin atarmış... inadına atarmış... durmadan atarmış... durup durup yine atarmış, gözyaşlarım üzerine düşerken ölüm, sevildiğini bildiğin için, sevdiğin için, nefesin tükense de sevgin tükenmediği için, mutlu öldüğün için üzerine yağmur yağarmış, yağmur arttıkça kalbin yeniden canlanırmış, o kadar hızlı atarmış ki ben sanıyormuşum sen yaşıyormuşsun ama ölmüşsün sen, ben oraya geçemiyormuşum... bırakmışsın beni burada ama kalbin bırakmamış, atıyormuş o hala, inadına... kımıldadın sanmışım, oysa tek hareket eden küt küt atan kalbinmiş, sanki bana yeni aşık olmuşsun, ilk buluşmamızmış, başını göğsüme yaslamışsın, om mani padme hum'muşsun... ben ilk kez alıyormuşum seni kollarıma, sen durmuşsun, ben durmuşum, zaman durmuş, kalbin durmamış... inadına.
sonsuzluğa beraber düşmeye başlamışız, sen, ben, ölüm. en mükemmel üçlü, boşlukta çiçek yetiştirmeye başlamışız, öylece düşüyormuşuz. senin kalbin daha hızlı attıkça benim yağmurum çoğalmış. sonra öyle bir atmış ki kalbin daha fazla yerinde duramamış, ben öpmüşüm seni, elimde kalbin, o da gitmiş, öylece asılı kalmışız boşlukta, sen ben ve ölüm.
kalbinin atmasını beklemişim ama boşuna, elimden bir balık gibi kayıp gitmiş, sevginin tortusu kalmış, gündüzmüş, gece olmuş, periler güzel düşler görmüş, biz yokmuşuz onlarda, sen yokmuşsun, ben de silinmişim elimde senden bana tek kalan kalbimle, kalbinle.
su başında durmuşuz, önce kedi gitmiş, sonra balık, sonra ölüm, sonra ben gitmişim, gölgemiz yokmuş...
04.07.2010 01:42
Ve Padme yine bir pazar günü kollarımda can çekişerek öldü, sanırım iki saat kadar veya fazlası can çekişmesini izledim, mamalı su mamalı su diye yedirdiğim her şeyi kustu önce, sonra...
Bugün annemin ölümünün üzerinden tam 11 ay geçti, insana büyük bir şaka yapılıyormuş gibi geliyor. Yine bir pazar günü, 20 Mayıs 2012'de minik fındık terki diyar etti.
Herkes pazar ölüyor sanki son iki senedir, işte Padme'nin arkasından yazdığım yazı:
ölüm
garip bir şey. insan ya da herhangi bir canlı tek seferde ölemiyor. nasıl biliriz ölümü? beyin ölümü biliriz mesela, beyin durur ama kalp çarptıkça gözlerin feri kalır.. mı? kalmayabilirmiş, beyin durabilir, gözlerin feri çekilebilir son nefeste bile mırlanabilirmiş... ama ölmezmişsin hala, kalbin çarparmış, arada hızlanırmış, sonra tam durdu derken yine çarparmış, tüm vücudun buz kesilirken o soğuk çekilmeye inat kalbin atarmış... inadına atarmış... durmadan atarmış... durup durup yine atarmış, gözyaşlarım üzerine düşerken ölüm, sevildiğini bildiğin için, sevdiğin için, nefesin tükense de sevgin tükenmediği için, mutlu öldüğün için üzerine yağmur yağarmış, yağmur arttıkça kalbin yeniden canlanırmış, o kadar hızlı atarmış ki ben sanıyormuşum sen yaşıyormuşsun ama ölmüşsün sen, ben oraya geçemiyormuşum... bırakmışsın beni burada ama kalbin bırakmamış, atıyormuş o hala, inadına... kımıldadın sanmışım, oysa tek hareket eden küt küt atan kalbinmiş, sanki bana yeni aşık olmuşsun, ilk buluşmamızmış, başını göğsüme yaslamışsın, om mani padme hum'muşsun... ben ilk kez alıyormuşum seni kollarıma, sen durmuşsun, ben durmuşum, zaman durmuş, kalbin durmamış... inadına.
sonsuzluğa beraber düşmeye başlamışız, sen, ben, ölüm. en mükemmel üçlü, boşlukta çiçek yetiştirmeye başlamışız, öylece düşüyormuşuz. senin kalbin daha hızlı attıkça benim yağmurum çoğalmış. sonra öyle bir atmış ki kalbin daha fazla yerinde duramamış, ben öpmüşüm seni, elimde kalbin, o da gitmiş, öylece asılı kalmışız boşlukta, sen ben ve ölüm.
kalbinin atmasını beklemişim ama boşuna, elimden bir balık gibi kayıp gitmiş, sevginin tortusu kalmış, gündüzmüş, gece olmuş, periler güzel düşler görmüş, biz yokmuşuz onlarda, sen yokmuşsun, ben de silinmişim elimde senden bana tek kalan kalbimle, kalbinle.
su başında durmuşuz, önce kedi gitmiş, sonra balık, sonra ölüm, sonra ben gitmişim, gölgemiz yokmuş...
04.07.2010 01:42
Bye Bye Mav Bye Bye Kediness
Minik
Fındık'a Elveda....
Aslında
adını Fındık bile koymamıştım, ne yalan söyleyeyim bir ad bile koymadım
aslında, kedi bile demiyordum, kız diyordum, o kadar alaca bulaca renkli oğlan
olmaz.
Tam
da geçen cumartesi kendimi berbat hissederken boş boş ekrana bakıyordum ki
dışarıdan bir ses duydum. Pezevenk bir erkek kedi, ağzında bir şey tutuyor ve
gözümün içine bakıyor. Tuttuğu şeyin fare değil de minik bir kedi yavrusu
olduğunu anlamam bir saniye sürmedi ve kediye bağırıp anında dışarı fırladım.
Kurtaracağımı düşünmüyordum, erkek kedi kaçtı, buncağızın kalbi güm güm,
durumuna baktım elime almadan önce, en azından ölmemişti ve en azından kan
akmıyordu.
Eve getirdiğimde çene altında sadece
çok da derin olmayan bir diş izi gördüm, o kıısmdan yırtmıştık yırtmasına da
bir gözü çok kötü ve şiş diğer gözü de yine iltihaplıydı. O an tesadüfen
internette konuştuğum birine durumu anlattım, neden ona anlattım bilmiyorum ama
uzman veteriner hekim çıktı, beni yönlendirdi göz hakkında, onun dediği
damlaları edindim, ev zaten neredeyse istesen ameliyat yapabileceğin malzemeye
sahip olduğu için pisiciğin boğazındaki delik ertesi güne kapanmıştı bile, aldığım
anne sütünü biberon bulamadığım için ağzını açıp şırıngayla azıcık azıcık
pompalıyordum, mama önlüklerimiz, asit boriğimiz, göz damlalarımız,
rivanol'ümüz, fucidinimiz, thiociline'imiz, madecassol'ümüz, hijyenik göz
pedimiz, pamuğumuz ve hatta serum fizyolojik annemin çeyizime sakladığı balık
şeklindeki bir tepsinin içinde yer aldı. Minik gayet iyiye gidiyordu, hatta
birkaç gün sonra şiş gözündeki ödem aktı gitti, diğer gözü tamamen kurtuldu,
bir gözü kör kalacaktı ama o bile giderek inanılmaz bir gelişme gösteriyordu,
tüm göz özelliklerini yitirmesine rağmen.
Bu fındık pisi yogayı çok seviyor,
yoga yaparken matın üzerine geliyor ve bana enteresan tek kolla kendimi
kaldırırken diğer kolla üzerine yatmayayım diye kediyi kenara çekme yoga
hareketi gibi yenilikler sunuyordu, sırt üstü yatıp dizlerimi karnıma
çektiğimde göğsüme oturup mırlıyordu, tüm bu yazı kedi ve yoga olacaktı
aslında.
Cuma günü gözün son durumu için kendi
veterinerime götürdüm mini east pack çantasına koyup, orada da
battaniyesinesine sarılıydı, genel durumu çok iyiydi, kız çok cadıydı, hep
koynumda kalmak istiyordu, o gün beraber pek çok iş hallettik, hatta beraber
pisi pisi aldık, şu an ayağımdalar, benim karnımı doyurmaya gittik, yağmurdan
kaçtık beceremedik şemsiye alıp İstanbul'un dağ taş tepe demeden Venedik'e
döndüğü bir akşam üzeri evimize su içinde geldik, daha doğrusu o kupkuru ve aç,
ben su içinde ve tok geldik, üzerimi bile değiştirmeden mamasını yedirdim, kedi
yatağını ona hazırlamıştım, orada uyuyordu, altına bebek altı değiştirme bezi
çiş kaka için, üzerine sıcacık örtüler, kuzenimin şu yaşımda bana niye hediye
gönderdiğini hala anlamadığım oyuncak ördek, bir nevi mini çadır, o da
uyuyordu, bir tek çişi kakası gelince ağlıyordu, hatta perşembe çişini ağlayıp ağlayıp
ben anlamayınca bir köşeye, ertesi gün de kakasını dar bir dehlize yapmıştı, şu
an evdeki kumum çok iğrenç olduğu için (maalesef istediğim kum yerine başka
marka geldi ve berbat, değil kedi ben bile yapmam) kumdan pek anlamadı, zaten
pamukla yaptırıyordum, şor şor işemeye başlıyordu, çok komikti. Sürekli bir can
sıcaklığı hissetmek istiyordu. Öptüğümde mırlıyordu, ben de bol bol öpüyordum.
Sevgiden asla iğrenmem. Bücüre ‘sen kucağımdayken nasıl iş yapacağım
kıpırdayacağım sana kedi kucağı yapmak lazım,’ diyordum, east pack çantası
sonradan kedi kucağımız oldu.
Bu arada evdeki diğer üç kedinin
kıskançlık krizleri, Pırtık'ın pabucum dama mı atılıyor endişesi, kızın yanına
gidip gidip hırlaması, nevrotik oğlumun ise evi terk etmesi ayrı ayrı canıma
okudu. Sürekli diken üzerindeydim, haleti ruhiyem zaten tüm bunlardan bağımsız
olarak korkunçtu, yapmam gereken ve az zamanım kalan işler vardı, ben hiçbir
şey yokken bile kendimi kötü hissediyordum, kaldı ki bir dostumun yaptığı
duygusal bir konuşma beni hüngür hüngür ağlatabiliyordu. Pisiye sarılıp
ağlamıştım Cuma öğlen. Bunlar benimle ilgili kısımlar...
Neyse perşembe gecesi oğlum
gelmeyince, bu minik fındık da sürekli ağlayıp uyutmayınca yatağıma aldım.
Ezerim diye çok korktum, sabah uyandığımda boynumun arasına girmiş ve çok
mutluydu. Beni annesi sanıyordu, onunla ilgilenirken tüm sıkıntılarımı atmama
rağmen ona esas evini bulmam gerektiğini biliyordum, kendi kendime göz iyice
düzelene, düşene veya artık ne olacaksaya kadar bakabilir miyim veya bu şekilde
bakacak birini bulabilir miyim diye muhakameler yapıyordum. Beni yanında
isteyip göremeyince peşimden geliyor, bazen bulamıyor avazı çıktığı kadar
miyavlıyordu, sesimi duyunca sakinleşiyordu. Dün tüm hafta yapmadığı kakayı ve
çişi yaptı, ben de nihayet bağırsakları düzeliyor, çok mu besliyordum, azar
azar vereyim diye o yöntemi denedim. Nasıl olsa manyak olduğum için o yağmurda
bunu eve atıp doyurduktan sonra o sırımsıklam halim ile, evet üzerimi
değiştirmeden, hem kendi iki salak kedimi aramaya hem de bunun anne sütünün
bittiğini fark edip anne sütü almaya çıkmıştım, mamamız vardı.
Sonra baktım çişler çişler çişler
elimdeki bez yetmeyecek, ben, o ve bir arkadaşım hanfendinin ihtiyaçlarını
almaya çıktık, 18 Mayıs 2012 İstanbul Venedik günü evden ikinciye lale gibi
cüzdansız çıktığım için önce mama paramızı ödedik, bez aldık, anneye mama aldık
ve hatta Elma Cafe'ye gittik beraber, akşam üzeri biraz durgun gibiydi, yanımda
olunca sık sık kontrol ediyordum, uyuyordu, mutluydu ya da ben öyle sanıyordum.
Öpüyordum mırlıyordu.
Eve geldik, mama bakım ilaç
ritüleimiz devam etti, ben kör olan gözünün bu kadar iyileşmiş olduğuna
inanamayarak şenlikler düzenleyecek hale geldim. Biyolojik annesi olmadığım ve
onu yalamayamadığım için asit borik ile sadece gözlerini değil her yerini
temizliyor havlusu ile kuruluyordum, dün gece azıcık üşümüş geldi, normalde
sadece örtü örterken sarmaladım, oğlum evde olduğu için yanıma almak aklımın
ucundan geçmedi, çünkü zaten bir kulağım hep ondaydı, her sabah kalkıp tuvalete
gidip ilaçlarımı alıp başına gidiyordum, sonra yoga yapıyordum o da beni
izliyordu. Büyüyünce yogi olacaktı, bu kesindi. Kedi Yogi.
Bu sabah yine viyklemesini duydum,
aynı şekilde yanına koştum, çok üşümüştü, hemen yün fanilaya sardım, koynuma
koydum, mama yedirmeye çalıştım, normalde yemiycem meevv diye çırpınan kız
çırpınmıyor ama yutamıyor da, burnundan geliyor, ağzını tam kapayamıyor, bir
baktım boğazında birikmiş mamalar... zorlamadım, hemen koynumdan ayırmadan
sıcak su ısıtmaya başladım, sonra sıcak su torbasının elbisenin geçridik
beraber, bu koynumda, ısınısın diye uğraşıyorum. Sonra burnundan yine mama
geldi, mama önlüğü yaptığım bir tülbent vardı, yeni yıkamıştım, cumartesi
gecesi temiz temiz kullanmıştık, ona sildim... Ve o an son nefesini verdi.
Bilseydim her gece koynumda
yatırırdım, dedim. Sadece dedim. Artık ne önemi var?
Ocakta ısınmakta olan sıcak su...
Gece sıcak su torbası koymanın aklıma gelmemiş olması, cuma günü harika ruh
sağlığımla gözlerden sonra bir de ağza damlattığım göz damlasından sonra
veterinere koşmam ve sadece en fazla kusacağını öğrenmem, kediyi benimle
beraber sıcak tutsam dahi dışarı çıkarmış olmam ve daha neler neler, azıcık
konuşacak duruma gelince, ki mama yiyemediğini gördüğüm andan itibaren ağlamaya
başlamıştım, insan ölümün geleceğini hissediyor sanırım, annemde de öyle
olmuştu, daha ölmeden öleceğini bilerek ağlayarak gitmiştim yoğun bakıma,
neyse, veterinerimi aradım, bu kadar ufak bebeklerin annelerinin yanında dahi
ölebildiklerini, benim onun için her şeyi yaptığımı, daha da iyi
bakılamayacağını, bebeğin minik olmasından kaynaklı nedensiz ani ölümlerin çok
olası ve doğal olduğunu söyledi, zaten kendimi suçlasam ne, müzik bitmiş, kedi
gitmiş.
- (Saatlerdir ağlıyor) size bir
sakinleştirici yapalım mı?
- Hayır, istemiyorum.
Annemi her an kaybedebileceğimi
söyleyen doktorun aynı gün sorduğu soruydu bu.
Sanırım bugün de saatlerce ağladım,
insan yoga yaparken zırıl zırıl ağlar mı? Ağladım, yavruma kıyamadım, son
ritüeli kucağımda olsun, bu veda yazısını beraber yazalım istedim, teknik
aksalıklar çıkınca bilgisayarlarda, çözmeye çalışırken bir yandan ona dair mama
kapları vs yi bulaşık makinesine attım, ürkmesin diye süpürmediğim kısmı yine
süpürmedim ama pati bastığı yatağının olduğu halı dışındaki yerleri süpürdüm sildim,
burada izi ve de aklı kalmasın, geçişi kolay olsun istedim. Birazdan gitmesi
gereken yere kavuşturacağım ve dün üzerime işediği kıyafetleri ona kullandığım
her şeyi, mama önlüğünü, elbisemi, kedi yatağında rahat etsin diye koyduğum
havluyu, kumaşları yağmura rağmen yıkayacağım ki ölümün lekesi çıksın
üzerimizden, kedi cennetinden mırıltılar gelsin sadece.
Elveda benim Lali Berte'me benzeyen
minicik fındık kızım. Huzur içinde mırla ve Lali Berte'ye, Liza'ya, Padme'ye,
Şirin'in megabitlerine, Yamuk'un doğar doğmaz ölen yavrularına, Sarı'ya,
Yeşim'e, Şerife'ye, Kedi Kara'ya, Sarışın'a, Gandalf'a, Zıpır'a, Duman'a,
Legolas'a, Dötdöbek'e, Çiçek'e, hayatta olup olmadıklarını bilmesem de görürsen
torunlarım Newton'a, Sofia'ya, Ekrem'e, Hülya'ya, Şükran'a ve unuttuğum
nicelerine selam söyle. Ölünce ben de yanınıza gelmek istiyorum.
Ayrılma vaktimiz geldi birtanem,
şimdi kucağımdan koltuğa kouyup tam da üzerime işediğin kıyafetlerimi giyeceğim
ve seni kuşlara, böceklere, çiçeklere, artık ait olduğun yere götüreceğim.
Ön patilerini de hanım hanım birbirinin üzerine koymuşsun -o kısmı özellikle
çekmedim ve koymadım-.
Artık gidebiliriz.
Etiketler:
asit borik,
fucidin,
hasta bezi,
hijyenik göz pedi,
kedi,
kedi yatağı,
madecassol,
onadron,
ölüm,
pamuk,
serum fizyolojik,
thiocilline,
tobrex,
veda,
yaşam,
yavru
23 Kasım 2011 Çarşamba
No Pasaran!
Bugün ilk kez evimin ziline bastım, bugün ilk kez evimin kapısını çaldım. Zile bastıktan sonra ne yaptığımı fark ettim, ürperdim.
Çok yakın bir zamana kadar o kapıyı her seferinde anahtarla açmak zorunda olmamın bana nasıl koyacağını düşünürdüm. Oysa öyle olmadı, ekstra bir şey gibi gelmedi. İnsan her şeye alışıyor, mu?
Aklımda hiçbir şey yoktu, her zamanki gibi geleneksel kedi besleme ritüelinden dönüyordum, elimde boş su şişeleri. Hiç düşünmeden bastım zile. Otomatik.
Kendime söyle(ye)mediğim ne var?
11 Kasım 2011 Cuma
Lal Sokağı Cinayetleri
Her şey Gandalf'ın kaybolması ile başlamıştı. Oysa biz ne Gandalf'ın kaybolduğunu kabul etmek istedik ne de bu kaybın getirdiği elim nihayeti.
Gandalf, Gri Gandalf tüyloş çok güzel bir kediydi. Gri Gandalf olmadan önce, daha minicik ve evsizken, kendi kendini yeme hastalığı olduğu için adı bir süreliğine veteriner kayıtlarında Yiyici olarak geçmişti. Sonra giderek iyileşti, kardeşi Kuyruksuz ile beraber, Beste Kedi Evlendirme Destek Fonu'ndan yardım alarak ev sahibi oldu, daha doğrusu sahip sahibi, sahibinin sahibi. Hatta bu sahipler bir de güzel tekir bir kız eklediler. Elbette fon onlara destek olacaktı. Kendi kendilerine destek olamayan sözde sahip kısmısına dünyanın bütün fonları aksa ne yazar? En sonunda bu üç kedicik sümüklü oldukları için kendilerini sokakta buldular. Aynı sümükler ev ortamında geçemezken Berte Destek Hattı ile tamamen kedicikleri terk etti. Ah be sümükler! Nelere sebep olduğunuzu biliyor musunuz? Neleri başlattığınızı? Biraz daha erken davransaydınız belki de bu cinayetler hiç başlamayacaktı. Boşuna demiyorlar sümük sağlıksızlık göstergesi diye. Peki biz göstergeleri takip edebiliyor muyuz? Onları nasıl takip edeceğimizi biliyor muyuz?
Aslında ben Beste'nin aksine kedilerin uzun süreli kaybolup sonra geri dönmesine alışıktım. Bu kaybolmaları da istemli serserilik dönemi veya ava giderken az daha tam da avlanıyorken birden aydınlanıp geri dönme olarak nitelendiriyordum. Kediler serseri varlıklardı. Tehlike yoktu. Bir kedi dönmek istiyorsa döner. İşte bu kadar!
Gandalf günlerce dönmedi. Gandalf haftalarca dönmedi. Gri Gandalf hiç dönmedi.
Biz ise sadece umduk. Beste her zamanki gibi en kötü senaryoları yazdı. Gandalf kesin ölmüştü, zaten kardeşi de yan bahçelere gider olmuştu. Kardeşi kesin kesin ölmüştü, onu kimse almazdı çünkü kısa tüylü ve çirkindi. Ben ısrarla Gandalf'ı birilerinin almış olma ihtimali üzerinde duruyordum. Çok güzel bir kediydi. Boynunda lacivert, boncuklu tasması vardı. Evden kaçmış, yolunu kaybetmiş bir ev kedisi sanılıp yeniden sahiplenilmesi işten bile değildi. Beste'nin tüm karamsarlığına, sahiplenilse bile yeniden evden atılacağına, koşulsuz bir kötü son senaryosuna rağmen ben hala Gandalf'ın öldüğüne inanmıyorum. Kim bilir?
Evden sokağa bırakılmış bu üç kedicik birer birer eksildi ve sadece bir kaldı. Kız tekir. Güzel gözlü, şaşkın bakışlı kız tekir. En sokakta kalmayı beceremez dediğimiz şaşkaloz. Israrla burada. Geçenlerde gözüne aldığı tırmık darbesi kuşkusuz Felidae'nin eseriydi ve hala doğru düzgün bir isim koymadığımızı şu an fark ettiğim bu kız dikkat çekmek istemiyordu. Gözü inanılmaz bir hızla iyileşti. Gözü inanılmaz bir hızla iyileşen tekir, çocukların önce masraflarını kakalayıp sonra sokağa attıkları kız, üç numaralı tekir... hiçbiri bir kupanın tabanına sığacak bir isim değil. Belki de artık bir ismi olmalı ve k ile başlamalı. Kim Bilir.
Beste kendisinden beklenen bir azim ile gizli gizli yan bahçelere girmeye başladı. O kediler ya bulunacak ya da bulunacaktı. Başka yolu yok! Hala yok. Kendi kendine kedi peşinde koşarken bir daha düzelmemek üzere yamulttuğu kaburgaları bile onu durdurmadı. Onu ancak ölüm fikri durdurabilirdi. Bilgisi bile değil. Bilgi geldiğinde ikimiz de sonsuza dek dururduk. Fikir ise tek başına zaten çok güçlü. Ölüm etrafınızda dolaşan davetkar bir nefes gibi, kekremsi.
Ve Sarışın.
Sarışın oğluma benzerliği ile hemen dikkatimi çekmişti. Sadece fiziki açıdan değil, davranış itibarı ile de epey benzerlik gösteriyordu. Bu benzerlik gittikçe o kadar arttı ki kendisini oğlum sanıp durmaksızın eve almam için Beste Sarışın'a Çakma Phantom demeye başladı. Elbette telafuzların birbirine sonsuza dek karışma yasası burada da kendisini gösteriyor ve Sarışın, Çakma Sarışın olup çıkıyordu. İyi huylu davrandığında İyi Aile Sarışını, yaramazlık yaptığında ise Kötü Aile Sarışını oluyordu. Sarışınlık başa bela. Sanırım bir süre sonra birisinin kopyası olarak lanse edilmediği bir ortamda varlığını sürdürmek istedi ve bir aşağı kolonide yerini aldı. Beste çok az, ben ise sık sık görüyordum kendisini. Olmak istediği yeri seçmekte elbette özgürdü. Çok uzağımızda da değildi. En azından benim uzağımda değildi. Ara sıra hala ev ziyareti bile yapıyordu. Nerede mutluysa orada olsundu. Olsun. Oldu.
Bir süre sonra Sarışın'ı ben dahi hiç görmediğimi fark ettim. Çok araştırdık ama bir sonuç elde edemedik. Sarışın bizi, belki de sonsuza dek, terk etmişti. Bir kayıp daha.
Kayıplar aslında ikiye ayrılır, bazen. Gözümüzün önünde kaybettiklerimiz ve akıbetinden asla haberdar olmadıklarımız. Birinde sanki minicik de olsa bir umutçuk varmış gibi görünür. Bir kayıpta umut asla yoktur, zaten hiç olmamıştı.
Böyle sessiz sedasız kayıplar sürerken ben kendi adıma hala daha yer yer zihnimin ve kalbimin kabul edemediği başka bir kayıpla oyuluyordum. Önceleri hissedip hissedeceğim en ağır boşluğun o dönem hissettiğim olduğunu düşündüm. Birden bire geniş bir alanın içine göçmesi gibi bir his. O boşluğun derinleşeceğini hiç düşünmedim. Daha ne olabilirdi ki?
Bazen altında ezildiğim, çoğu zaman ise sadece içinde bir yerlerinde, her seferinde belki de farklı yerlerinde asılı kaldığım bu boşluk bana içimdeki binlerce yansımayı bazen gözümü kamaştırarak, bazen ise cam gibi içimi çizerek gösterdikçe ondan hiçbir zaman çıkamayacağımı anlamsızca anladım. İlk günlerden beri göğsüme attığım tüm jiletler, ucu ile göz yaşlarımın şah damarını uyaran bıçaklar acı çekmeyi öyle bir hale getirmişti ki aynı acıyı yaşayan bir arkadaşım yaşadığımıza çok yakın bir başka acıya karşı hiçbir şey hissedemediğini söyleyene kadar üzülme yetim üzerindeki bulutlar zihnimi karıştırmaya devam etti. Bu o kadar büyük bir acıydı ki başka hiçbir ölüme veya ihtimaline üzülemedim. Acım o kadar büyüktü ki her yanımı kaplıyordu. Başka bir ölüm ince bir sızıydı sadece, hissedebilirsem. Belki zamanla hissederdim, kim bilir?
Sonra ben gittim, artık duramıyordum ve gittim. Gidebildiğim kadar uzağa gittim. Gitmem gerekiyordu. Ve gittim. Kalsaydım delirecektim. İyi ki de gitmişim.
Ve sonra döndüm. Aynı gökyüzü aynı keder. Değişen bir şey yoktu hiç. Ölüm hariç.
Beste yokluğumun yokluğunu hiç aratmadı. Döner dönmez durumumu yokladı, üzülmesin diye oynadığım tiyatroyu anladı mı bilemiyorum ama nasıl olsa ne olursa olsun söyleyecekti. Kendimi hazırlamalıydım. Bu sefer söz konusu bir kayıp değildi. Bir kayıptı elbet, her kayıp gibi. Diğer kayıplardan farklı olarak bu bir cinayetti.
......................................................
§ ¦[ Devam edecek ]¦ ξ
Gandalf, Gri Gandalf tüyloş çok güzel bir kediydi. Gri Gandalf olmadan önce, daha minicik ve evsizken, kendi kendini yeme hastalığı olduğu için adı bir süreliğine veteriner kayıtlarında Yiyici olarak geçmişti. Sonra giderek iyileşti, kardeşi Kuyruksuz ile beraber, Beste Kedi Evlendirme Destek Fonu'ndan yardım alarak ev sahibi oldu, daha doğrusu sahip sahibi, sahibinin sahibi. Hatta bu sahipler bir de güzel tekir bir kız eklediler. Elbette fon onlara destek olacaktı. Kendi kendilerine destek olamayan sözde sahip kısmısına dünyanın bütün fonları aksa ne yazar? En sonunda bu üç kedicik sümüklü oldukları için kendilerini sokakta buldular. Aynı sümükler ev ortamında geçemezken Berte Destek Hattı ile tamamen kedicikleri terk etti. Ah be sümükler! Nelere sebep olduğunuzu biliyor musunuz? Neleri başlattığınızı? Biraz daha erken davransaydınız belki de bu cinayetler hiç başlamayacaktı. Boşuna demiyorlar sümük sağlıksızlık göstergesi diye. Peki biz göstergeleri takip edebiliyor muyuz? Onları nasıl takip edeceğimizi biliyor muyuz?
Aslında ben Beste'nin aksine kedilerin uzun süreli kaybolup sonra geri dönmesine alışıktım. Bu kaybolmaları da istemli serserilik dönemi veya ava giderken az daha tam da avlanıyorken birden aydınlanıp geri dönme olarak nitelendiriyordum. Kediler serseri varlıklardı. Tehlike yoktu. Bir kedi dönmek istiyorsa döner. İşte bu kadar!
Gandalf günlerce dönmedi. Gandalf haftalarca dönmedi. Gri Gandalf hiç dönmedi.
Biz ise sadece umduk. Beste her zamanki gibi en kötü senaryoları yazdı. Gandalf kesin ölmüştü, zaten kardeşi de yan bahçelere gider olmuştu. Kardeşi kesin kesin ölmüştü, onu kimse almazdı çünkü kısa tüylü ve çirkindi. Ben ısrarla Gandalf'ı birilerinin almış olma ihtimali üzerinde duruyordum. Çok güzel bir kediydi. Boynunda lacivert, boncuklu tasması vardı. Evden kaçmış, yolunu kaybetmiş bir ev kedisi sanılıp yeniden sahiplenilmesi işten bile değildi. Beste'nin tüm karamsarlığına, sahiplenilse bile yeniden evden atılacağına, koşulsuz bir kötü son senaryosuna rağmen ben hala Gandalf'ın öldüğüne inanmıyorum. Kim bilir?
Evden sokağa bırakılmış bu üç kedicik birer birer eksildi ve sadece bir kaldı. Kız tekir. Güzel gözlü, şaşkın bakışlı kız tekir. En sokakta kalmayı beceremez dediğimiz şaşkaloz. Israrla burada. Geçenlerde gözüne aldığı tırmık darbesi kuşkusuz Felidae'nin eseriydi ve hala doğru düzgün bir isim koymadığımızı şu an fark ettiğim bu kız dikkat çekmek istemiyordu. Gözü inanılmaz bir hızla iyileşti. Gözü inanılmaz bir hızla iyileşen tekir, çocukların önce masraflarını kakalayıp sonra sokağa attıkları kız, üç numaralı tekir... hiçbiri bir kupanın tabanına sığacak bir isim değil. Belki de artık bir ismi olmalı ve k ile başlamalı. Kim Bilir.
Beste kendisinden beklenen bir azim ile gizli gizli yan bahçelere girmeye başladı. O kediler ya bulunacak ya da bulunacaktı. Başka yolu yok! Hala yok. Kendi kendine kedi peşinde koşarken bir daha düzelmemek üzere yamulttuğu kaburgaları bile onu durdurmadı. Onu ancak ölüm fikri durdurabilirdi. Bilgisi bile değil. Bilgi geldiğinde ikimiz de sonsuza dek dururduk. Fikir ise tek başına zaten çok güçlü. Ölüm etrafınızda dolaşan davetkar bir nefes gibi, kekremsi.
Ve Sarışın.
Sarışın oğluma benzerliği ile hemen dikkatimi çekmişti. Sadece fiziki açıdan değil, davranış itibarı ile de epey benzerlik gösteriyordu. Bu benzerlik gittikçe o kadar arttı ki kendisini oğlum sanıp durmaksızın eve almam için Beste Sarışın'a Çakma Phantom demeye başladı. Elbette telafuzların birbirine sonsuza dek karışma yasası burada da kendisini gösteriyor ve Sarışın, Çakma Sarışın olup çıkıyordu. İyi huylu davrandığında İyi Aile Sarışını, yaramazlık yaptığında ise Kötü Aile Sarışını oluyordu. Sarışınlık başa bela. Sanırım bir süre sonra birisinin kopyası olarak lanse edilmediği bir ortamda varlığını sürdürmek istedi ve bir aşağı kolonide yerini aldı. Beste çok az, ben ise sık sık görüyordum kendisini. Olmak istediği yeri seçmekte elbette özgürdü. Çok uzağımızda da değildi. En azından benim uzağımda değildi. Ara sıra hala ev ziyareti bile yapıyordu. Nerede mutluysa orada olsundu. Olsun. Oldu.
Bir süre sonra Sarışın'ı ben dahi hiç görmediğimi fark ettim. Çok araştırdık ama bir sonuç elde edemedik. Sarışın bizi, belki de sonsuza dek, terk etmişti. Bir kayıp daha.
Kayıplar aslında ikiye ayrılır, bazen. Gözümüzün önünde kaybettiklerimiz ve akıbetinden asla haberdar olmadıklarımız. Birinde sanki minicik de olsa bir umutçuk varmış gibi görünür. Bir kayıpta umut asla yoktur, zaten hiç olmamıştı.
Böyle sessiz sedasız kayıplar sürerken ben kendi adıma hala daha yer yer zihnimin ve kalbimin kabul edemediği başka bir kayıpla oyuluyordum. Önceleri hissedip hissedeceğim en ağır boşluğun o dönem hissettiğim olduğunu düşündüm. Birden bire geniş bir alanın içine göçmesi gibi bir his. O boşluğun derinleşeceğini hiç düşünmedim. Daha ne olabilirdi ki?
Bazen altında ezildiğim, çoğu zaman ise sadece içinde bir yerlerinde, her seferinde belki de farklı yerlerinde asılı kaldığım bu boşluk bana içimdeki binlerce yansımayı bazen gözümü kamaştırarak, bazen ise cam gibi içimi çizerek gösterdikçe ondan hiçbir zaman çıkamayacağımı anlamsızca anladım. İlk günlerden beri göğsüme attığım tüm jiletler, ucu ile göz yaşlarımın şah damarını uyaran bıçaklar acı çekmeyi öyle bir hale getirmişti ki aynı acıyı yaşayan bir arkadaşım yaşadığımıza çok yakın bir başka acıya karşı hiçbir şey hissedemediğini söyleyene kadar üzülme yetim üzerindeki bulutlar zihnimi karıştırmaya devam etti. Bu o kadar büyük bir acıydı ki başka hiçbir ölüme veya ihtimaline üzülemedim. Acım o kadar büyüktü ki her yanımı kaplıyordu. Başka bir ölüm ince bir sızıydı sadece, hissedebilirsem. Belki zamanla hissederdim, kim bilir?
Sonra ben gittim, artık duramıyordum ve gittim. Gidebildiğim kadar uzağa gittim. Gitmem gerekiyordu. Ve gittim. Kalsaydım delirecektim. İyi ki de gitmişim.
Ve sonra döndüm. Aynı gökyüzü aynı keder. Değişen bir şey yoktu hiç. Ölüm hariç.
Beste yokluğumun yokluğunu hiç aratmadı. Döner dönmez durumumu yokladı, üzülmesin diye oynadığım tiyatroyu anladı mı bilemiyorum ama nasıl olsa ne olursa olsun söyleyecekti. Kendimi hazırlamalıydım. Bu sefer söz konusu bir kayıp değildi. Bir kayıptı elbet, her kayıp gibi. Diğer kayıplardan farklı olarak bu bir cinayetti.
......................................................
§ ¦[ Devam edecek ]¦ ξ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

