anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Kağıt Mendil

Aslında bugün senden değil de babamdan bahsedecektim anne, bunca yıl sakladığınız ta üniversite yıllarınızdan kitaplar, defterler... Öğrencilerinin seni biliyormuşçasına babam için ne denir okul yıllığı mı? Ona yazdıkları adres...

Bir yandan hayatta çok acı var anne, bir kadın var. Temizlikçiymiş, artık temizlik yapamıyormuş, iki adet 6 metrekare oda ve tuvalet dışarıda mutfak yok... Oraya 350 lira kira ödüyor her ay, suyu bile yok kadının! Yer de Ümraniye.

Kadın o hali ile bile yirmiye yakın kediye ve ikisi felçli sekiz köpeğe bakmaya çalışıyor, kendi yiyecek ekmeği küflü, yanına peyniri bile yok, herhangi bir şeyi yok, kadın suyu komşulardan alıp o ekmekle hayvanlara papara yapıyor anne.

Kalan eşyalarının hepsini, örtüleri, brandayı, senin ve babamın yastığını, kısacası barınağa göndereceğim eşyaların hepsini ve senin eşyalarını ona vermek istedim, cuma günü eline geçecek, ben de hazırlıyorum.

Açmayı unuttuğum bir çekmece vardı, küflenen dolapta, oradan eşyalarını katlayıp koyarken bir hırkanı buldum anne ve cebinde hiç kullanılmamış kağıt mendiller vardı, selpak, senin mendillerine ağladım anne, oysa sen kim bilir ne düşünüp de koymuştun. Senin için döktüğüm göz yaşlarını bekliyorlarmış meğer, kimin aklına gelir temiz bir hırkanın içinden mendil çıkacağı. Üstelik hırkayı poşetlemişsin bile... Bir daha giydiğimde kullanırım diye koymuşsun, bir daha hiç giyememişsin...

Hala sana dair bir şey beni niye bu kadar acıtıyor anne? Kıyafetlerinden severek giydiklerim var, seni sen yaptığı için sakladıklarım var. Onlar acıtmıyor bilakis mutlu ediyor üzerimde olmaları, diğerleri niye bu kadar acıtıyor anne?

Hangi yaram kanıyor benim?

10 Temmuz 2012 Salı

Melek

Daha dün onların aslında hep benimle olduğunu konuşurken bugün bu notu buldum, annnemin el yazısı, ne zaman yazmış, babama mı, bana mı, kime yazmış bilmiyorum ama şu an benim elime geçtiğine göre bana demiş ki...


"Dün gece sen uyurken bir melek gönderdim. Seni izlemesi için. Umduğumdan tez geldi.

Sordum niçin? Dedi ki bir melek bir başka meleği izleyemez."

Annemmmmm...


7 Temmuz 2012 Cumartesi

Doğum sancıları

Bugün benim doğum günüm. Aslında henüz değil, henüz daha doğmadım ben.

Sevgili annecim,

Şu an karnından çıkmaya çalışan benim tekmelerimle hastaneyi inletiyorsun. Bir komşumuz 'Bu kızcağızın burada kimsesi de yok, tayini yeni çıkmış, akrabası yok, ne yapacak,' diye doğumhanenin önünde seni bekliyor. Hastane çığlıklarından yıklıyor. Herkes komşumuz olan boncuk gözlü babaannemi annen sanıyor, oysa senin annen yok. Kimsen yok. Benim de yok. Aslında hep kimsesizdik.

Şu an benim olduğum yaştasın. Evleneli bir sene olmuş. Günlerden yine cumartesi, herkes hala hayatta olan manevi babaaaneme 'Kızın mı?,' diye sormaya devam ediyor. Canım boncuk gözlü babaannem endişe içinde doğumunu bekliyor. Acıdan bayılmak üzeresin. Tekmeler gece başladı, apar topar koştunuz hastaneye, zaten daha taşınalı ne kadar olmuştu ki o evinize? O zamanlar herkesin her şeyi olan komşularımız vardı, o zamanlar farklı zamanlardı.

Daha acı çekeceksin anne, ben gün ağarırken ancak geleceğim. O anki duygularını kimseye tarif edemeyeceksin, babam da öyle. Babam bana bir şiir yazacak. Minicik bir kağıda. Adım çok öncesinden belli. Yıllar öncesinden kızım olursa diye bir öğrencinin o zamanlar ünlü olmayan adını seçmişsin bana. Şimdi herkeste var. O zamanlar yoktu, o zamanlar özeldim. Belki hala öyleyimdir.

Babamın yazdığı şiir umarım bir yerlerden çıkacak.

Bana bir ay dokunamayacaksın, kedi yavrusu kadarım, üst komşumuz ciciannem bir ay boyunca kundaklayacak, bakacak bana. Annen yanında yok, öz annen 6 yaşından beri yanında yok, o yaşta annesiz kalmışsın, diğeri ise sen bana dört veya beş aylık hamileyken  'Ben ayağımı kırdım sen gelmedin,' diye sitem etmiş. Bana hamileyken aylarca ağlamışsın. 'Kendi annem olsaydı, kendi de anne olsaydı yapmazdı,' diye. O dönem yollar şimdiki gibi değil, anneannem uzakta. Nasıl gideceksin? Düşebilirim, çocuğunu düşürebilirsin, sen benim düşmemi istemiyorsun, hiç istemedin ki. Annemsin sen benim, bir anne çocuğu düşsün ister mi? Benim annem istemez, benim annem şu an gerçek bir melek ve tekrar ayağa kalkmamı bekliyor. Çünkü düştüm ben, içe kapaklandım.

O kadar sıkıntı yaşamışsın ki bu durumdan ötürü, sonra o sıkıntı sana göre bana yansımış.

Doğum sancılarını hissediyorum anne. Günlerden yine cumartesi, beni doğurduğun yaştayım.

Ve ben yeniden doğmak istiyorum.Saat şu an 01:20, üç saat kadar dayanmak gerekecek. Ben doğacağım ve biraz sonra ezan okunacak.

Üç mum eşliğinde yazıyorum bu yazıyı sana. Babama. Kendime. Üç farklı yerde aynı ateşte yanıyoruz, hepimizi kutsuyorum. Mumlarınız içimde hep yanıyor. Kendileri sönene dek de yanacaklar. Sizi çok seviyorum.
 
Bugün benim doğum günüm, sarhoş değil gözü yaşlıyım, her zamanki sandalyemde, annemin beni doğurduğu yaştayım.

1 Temmuz 2012 Pazar

Anne ben hoşaf içtim...

Halbuki bir daha nasıl içerim diyordum... O geceden sonra, kan kusup da hoşaftan oldu dediğin son gecenden sonra, nasıl içerim diyordum, köyde önüme hoşaf konduğunda durakladım, çok uzaktan akrabamıza o geceyi anlatım, bence hiçbir şey anlamadı. 'Ne hoşafı?' dedim, 'Erük,' dedi. İçtim.

Anne ben hoşaf içtim. Artık hiç içemem sanmıştım. Bana bir şey olmadı....

20 Haziran 2012 Çarşamba

Birbirimizi üzmemek için konuşmuyorduk

Günün en vurucu cümlesi bu sanırım.

Nasıl bir yıldönümüydü? Tabula Rasa özlemi ile dolu bir gün diyebilirim.

Tüm kışın kabusunu üzerinde taşıyan halıları hazır yokken yıkatmaya vermek için beklerken sabah elime kan duyuruları zamanındaki kağıtlar geçti, haydefineysin, Batuhan Ersöz... bir sürü isim...

Bugün bir dönüm noktası olmalıydı. Nasıl? Bilmiyorum. Sadece geçen seneye baktım ve nasıl bir kabusun, nasıl bir pusun içinde olduğumu gördüm, kendime yüklenmiyorum derken bile kendime ne kadar yüklenmiştim. Yaşadıklarımın kolay olmadığını kabul etmek neden bu kadar zordu?

Her şeyi temize çekmeye çalıştığım için laptop'ımı da bugün servise vermeyi düşünüyordum ama içini boşaltamadım, derken annemin ahretliğinin fikri olan annemin yıl dönümünde toplanıp çekirdek kadro bir dua okuma seremonisine geç kaldığımı fark ettim.

Niyetim helva kavurup dağıtmaktı ama eve yarımda gelince öyle olmadı. Bu niyetle verdiğim tek şey komşum bilişim dergisine kablo desteğini iade ederken annemin bir sır gibi sakladığı Efes dark'ı vermekti. Niye öyle saklamış hiçbir fikrim yok, Efes içmem ki ben. Değişik bir dağıtım oldu ama onun yüzünden... Sanırım hep merak edeceğim niye orada ve niye öyle sarılı olduğunu.

Evden bir koca torba yün çıktı, rutubet sorunundan nasibini almış, bir bilene sordum, koy çöpün yanına alan alır dedi, öyle yaptım.

Sonra yıllar önce annemle konuşmak için edindiğim avea öğretmen hattı, ki sonra kontörlü olacaktı ve kapatma isteğimi kabul etmeyeceklerdi, annemin telefonuna yerleştirdiğim ve asla dokunamadığım için nihayet kapanmıştı. Kartını kırdım, attım. Annemin telefonunu da önce bir kıyıya bıraktım, sonra içinde belki telefona kayıtlı bana dair bir mesaj vardır diye geri aldım, aylardır şarj edilmediği için bilemiyorum ama yeni hattımı takmak da istemiyorum. Telefonu ihtiyacı olan birine vereceğim. Yol ortasına bırakmaktan vazgeçtim.

Bu yazıyı yazmadan önce dünkü yazıyı yazarken eriyen mumların yerine yeni şamdan mumları koydum, keşke annneler günü indirimde daha fazla şamdan mumu alsaymışım. Sonra mutfağımı temizledim ve türk kahvemi aldım, annem çok severdi.

Dua seremonisi beklediğimden keyifli geçti, bir kere kısaydı, gereksiz yere uzun değildi, zaten görüşmek isteyip görüşemeyen çekirdek kadro görüşmüştük. Hazırlanan sofrayı görünce inanamadım, ben kendimi zor götürmüştüm.

Annemin ölümü üzerinden bir yıl geçtiğine ve bu nedenle orada toplandığımıza da inanamadım. Zaman çabuk geçermiş, ben eğilir bükülür sanıyordum.

Bu seremoninin esas fikir sahibi hastaneye kaldırıldığından o yoktu. Bana başka bir güne ertelemek isteyip istemediğim soruldu. Benim için her şey olması gerektiği gün yapılmalıdır. Başka türlü anlamsız buluyorum. Dedim biz yine de yapalım.

Geceyi hastanede sonlandıracağımı ben bile bilmiyordum, annemin ahretliği tabir ettiği hastanede yatan ablasına gittim, kan takılması gerekiyordu ve kan takılırken yanında birisi olsun istiyordu, dört çocuktan kimin gideceği muallaktaydı.

Ben uğradığımda kan yeni takılmıştı, seremonimizi yaptık, onun için ve annem için önemliydi, kan bitene kadar kaldım ve neredeyse 3 saat sürdü bir ünite kan... 5 numara kaldı yanında kısacası.

Böylece ne helva, ne laptop ve harici hdd sorunu, ne başka bir şey. Lali'nin hayatında yine bir hastane vardı, sadece bu sene gün başlarken değil biterken.

Annemden konuştuk bol bol, herkese annemin fi tarihindeki sağlık karnesi fotoğrafını gösterip fotoğrafta kim olduğunu sordum. O fotoğrafta ben de vardım, karnında...

Annemle iletişimimiz bir türlü olamadı bizim, geçen sene uzun bir yazı yazmıştım, belki cesaret edip elimi götürmeliyim ve buraya eklemeliyim şimdi.

"dün eve giderken ayaklarım geri geri gidiyordu, hırlının tek yapamadığı ölü kediyi gömmek... bana kaldı, mecbur döndüm, anneme demedim üzülmesin diye, gece kriz ondan gelmiş, hissetmişim demek... eğer bir şekilde kan değerlerini yükseltebilirlerse dalağı alacaklar çünkü yıkım orada oluyor(muş) elbette ameliyattan çıkamama riski yüksek ki ameliyata girememe riski de yüksek, her an kaybedebiliriz dedi doktor biraz önce. o velcade'ı uygulamayacaklardı zevalin'in üzerine, radyoterapi vereceklerdi ama iliğe dokunmayacaklardı... velcade'ın en sık görülen yan etkisi trombositopeni iken sırf denemek için uygulandıysa allah belalarını versin ne diyeyim. öyle bekliyorum şimdi. yapabileceğim her şeyi yaptım...

(deliberte, 10.06.2011 16:28)"

Esas yazıyı ise cumartesi gece yarısı perdeleri çekip annemin servis yatağında hüngür hüngür ağlayarak yazdım:

"dün yarım yurum bir şeyler yazmışım. anladığım kadarı ile herkes de zannımca patlamış kulağıma saygı gösterip gelişmeleri buradan takip ediyor. ben nasılım? bilmiyorum... anlamsız.

dün ben neden taksiciye o kadar sinirlendiğimi yazmamışım, hastaneye geldiğimde annemin yatağı toplanmıştı, telefonu yolda aradığımda cevap vermiyordu. 10 gibi telefonda konuşmuştuk, 10:30 sularında masif bir kanaması olmuş, tansiyonu düşmüş, o halde bile kızıma söylemeyin, panik yapmasın iyiyim ben nasılsa yolda geliyor demiş. o gece normalde 2 3 defa tuvalete kalkan annem hiç uyanmamış, bana atak gelirken iç organlar ince sızı kanamaya başlamış meğer... anneme bir şey oldu, anneme bir şey oldu korkusu gerçekmiş... abdala malum olur ya, işte ondan... o nasıl ilk acil gecemizde, hevipeyra'nın koşup trombosit verdiği, hırlımın çok üzüldüğünü bana söylediyse ve ben hırlı ile konuştuğumda annemle hiç konuşmamış olduğunu öğrendiysem ben de onu hissediyorum. anne sonuçta, canından bir parça...

ben annemle yaşayamayı hiç beceremedim, çok bocaladım, bazılarınızla sıkıntılarımı paylaştım, başka şansım yoktu, hastaydı ve benim annemdi. son dönemlerde ikimizin de sinirleri iyice yıpranmıştı, ben bazılarınızın duvarlarına ağladım. uncomfortably numb'ım. çok yorulmuştum, ne yapacağımı bilmiyordum, çok zorlanıyordum, üzülmesin diye belli etmemeye çalışıyordum ama saklayamıyordum da. son on küsur seneden sonra ben de pek sağlıklı kalamamıştım. niye yazıyorum bunları? bilmiyorum. belki o uncomfortably numb halimde kafamdan geçenler, kafamdan geçenler yüzünden duyduğum suçluluklar, elimde olmayan çıkışlarım, hem engel olamamam hem de acayip suçluluk duymam, bir ortasını bulamamam... artık sonlara yaklaşmış olduğumuz gerçeği, artık sağlığı ile ilgilenemiyor olmam, elimde olmaması çünkü kendi sağlığımla bile ilgilenemiyor olmam... ve en acısı da bunların içimi kor bir demir batırılmış gibi yakması...

anneme durup da hayatın kenarından baktığım her an çektiği acıları, annesizliğini, ailesinin ilgisizliğini, yıllar sonra zengin biri okuttu etti diye sırf parası(?) için iletişim kurmaya çalışmaları, bazılarının niyetini belli etmesi, bazılarının etmemesi, etse de annemin anlamaması, en yakınlarına yıllar sonra kavuşmuş olmanın getirdiği mahçup hüzün... annemin 5 yaşındayken ayrıldığı evine gitmiştik, gerçek evine, doğduğu büyüdüğü eve, annem her yeri hatırlamıştı, şurada şu burada bu diye ve aradan 50 yıl geçmişti, tam 50 yıl, yarım asır... ruhsuz ve lanet yengem bile duygulanıp ağlamıştı, annem çocuk gibi sekiyordu, onu hiç arayıp sormamış abilerinde ablalarında teselli arıyordu, benim içim acıyordu... çocuğummuş gibi bağrıma basasım geliyordu, yapamıyordum, hiç yapamadım...

belki de hiç yapamayacağım çünkü dün hastaneye vardığımda annemi yoğun bakıma almışlardı bile. önce hafif bir kanaması oldu, orada daha iyi olur bakılması dediler, sonra trombositler dalakta yıkılıyor, hiçbir tedaviye cevap vermedi bu durumda dalağı almamız gerekiyor ama kan değerlerinin yükselmesi lazım dediler... sonra bir doktor benimle çok önemli bir şey konuşmak istedi, o an her an kaybedebileceğimizi, dalak ameliyatına hazır hale getirilmeden bile sürenin dolacağını söyledi.

biliyorsunuz, bu lanet hastalıkla uğraşırken sonun kan ve seruma bağlayacağını biliyorsunuz ama yine de benim annem mücadeleci ki! öyle ki sevil bavbek'e gittiğimizde annemin lenfoma tipi mantle cell lenfomanın normalde 3 ayda götürdüğünü, non hodgkin olduğu, yani çok yavaş yayıldığı için şimdiye kadar geldiğimizi söyledi. daha sonra o acile yatma leylalığında arkadaşım aradığında ise artık bana getirmeyin diyecekti. çok garip bir şey söyleyeceğim, bu sözler beni üzmedi, sinirlendirdi. kimse kimsenin biletini kesemez, babam için, ki son evre ve metastas yapmıştı kanseri, bir aylık ömrü kalmış demişti o pezevenk doktor vakti ile, 4 sene yaşattık, annem babamı 4 sene yaşattı, akciğerdeki metastas ilk kontrolde kaybolduğunda doktoru inanamadı. beynine sıçrayan kısımdaki tümörü alan aykut erbengi'yi hiç unutmayacağım dedim çocuk halimle ve hiç unutmadım. emeği olan, geri çevirmeyen kimseyi unutmadım...

şu anki durum biliyorum ki kriz masası, kemik iliği o lanet olası ilaçlardan ötürü baskılanmış durumda ve bunun ne kadar süreceği belli değil, hep derim, hep yazarım, kanser değil tedavisi öldürüyor diye. yalan değil. uygulanan yüklemelere ve tedavilere cevap vermiyor ve bu şekilde yüklenmeye devam edildiğinde vücut verilen kanı kabul etmemeye de başlayabilir, dalak çıkarma operasyonu normal bir itp hastası için çok basit ve yüzde 95 başarılı iken annem gibi sürekli kanayan bir hasta için ölümcül risk taşıyor, bir yandan olmaması da risk taşıyor, alınmazda ne kadar devam edebilir bilmiyoruz, alınırsa da ne kadar devam eder, onu da bilmiyoruz. buradaki doktorlar çapa'dakilerin aksine iyileştirmek için epey çaba sarf ediyorlar, bir yandan da gerçekler var. dün görmek istediğimde yatağında oturur ve su içer bulduğum, bana barış aferezleri tamamlamış diye sevinçle haber veren annemi her an kaybedebileceğimi, her saniyelik görüşte beni gördüğünde -kapının tam karşısındaki yatak şansıma, yoksa yoğun bakıma almıyorlar- el sallayan annemi her an kaybedebilecek olduğum gerçeği içimde öyle bir döndü ki içim dışıma çıkana kadar ağladım. dokunamadım bile, ya gerçekten giderse, sarılamadan giderse? bana iki üç ay önce birdenbire ağlayarak sana hakkımı helal etmiyorum, düzenli beslenmiyorsun diyordu, valla düzenli besleniyorum anne, açlık hissetmememe rağmen bir şeyler yiyorum, ilaçlarımı aksatmıyorum, yemin billa kendime bakıyorum anne, eder mi acaba hakkını helal, benimki zaten helal olsun, ne yaptım ki? ne yapabiliyorum ki? lanet hastalığın gün gelip annemi yeneceğini hiç düşünmedim. o o kadar güçlüydü ki, ilik naklinde transplantasyona üç gün kala, boynunda kataterle teyzeme kendine dikkat et, kendine bakmıyorsun diyebiliyordu telefonda, kan bağı bile olmayan teyzeme... o o kadar güçlü ki, dün ben zırıl zırıl ağlarken ece uyuyor mu diye sormuş, onlar da evet demişler, aman sakın uyandırmayın, çok yoruldu o demiş, o halde bile beni düşünüyor, benim yorgunluğumu düşünüyor. benim ne yorgunluğum olabilir ki? kolları delik deşik, vücudu mosmor megakaryositleri lüküs olan ben değilim ki, ben ne acı çekiyor olabilirim ki? kanamayla çamaşırlarımı batıran ben değilim ki, neyim yorgun olabilir benim? ne kadar yorgun olabilir? iki koştum, yuvarlandım diye mi?

bugün yorgunluktan bayılmışım annemin servisteki yatağına, yan yataktaki teyzenin akrabalar geldi, bu kızın da annesi çok ağır hasta dedi, o kız kim diye düşündüm, şaka yapmıyorum, o kadar yabancı geldi ki o durumda olmam kendime, benim annem çok ağır olamaz ki... daha bu öğlen başını tepeden sumo güreşçisi gibi bağlayıp yemek yiyordu, ev yoğurdu büyümix ruşeymli ekmek falan gönderdim. yaptığım ilk yoğurdu tadabildi ya, o da bir şey. sapık gibi bekliyorum koroner yoğun bakım ünitesinin önünde, volta atıyorum. belki de saniyeden bile kısa sürecek bir süre onu görebilmek için,içeri giren hemşireyi personeli, yemek zamanlarını... bir amca geldi dün, kızım böyl volta atarak olmaz otur dedi, meğer o da iki gün kalmış, bugün de oturuyordum, çok yorgundum ya da değildim, bilmiyorum, kızım bu ne hal yahu? ben üç saat bi gittim sonra geri geldim dedi... ah keşke! anneme dair son uyanık imaj sumo güreşçisi saç modeli ile -tanıyanlar canlandıracaktır- yemek yediği sahne, diğerlerinde hep uyuyor, kırmızı kan yavaş yavaş damlıyor ve annem uyuyor... ne garip ki uykular birbirine karışabiliyor...

"bu öğlen uyuya kalmışım. sen hikmet teyzenin saçını tepesinde topladığını söylemiştin ya, rüyamda hikmet teyze sumo güreşcisiydi ve biz onun en büyük maçına çıkmasından önce enerji versin diye habire suşi yapıyorduk seninle. bi ara somonumuz bitti, hiçbir yerde bulamayıp boğazdan olta salladık. sen uzun uğraşlar sonucu tuttun somonu, bu arada ben 1. köprü üzerinde tezgah kurdum ve sen tuttuğun anda suşiyi yapmaya başladım." *

annem şimdiye kadar giriştiği hiçbir mücadeleyi kolay kolay kaybetmedi, inadından çok çeksem de onu hayatta tutan da o inadı, yoğun bakıma giderken tansiyonum düştü geçer diyen kadın bu, saniye bile olmayan enstantanelerle anlayamıyorum ameliyat olması gerektiğini biliyor mu bilmiyor mu, durumunun giderek kritikleştiğini biliyor mu bilmiyor mu, benim ameliyatına onay verdiğimi biliyor mu bilmiyor mu... hiçbir fikrim yok, ne diyeceğiz ameliyata gireceği zaman? çıkmama ihtimali yüksek olan ameliyata girdiği zaman? nasıl diyeceğim ben hakkını helal et diye, artık düzenli besleniyorum desem anlar mı ki?

dün çok ağladım, şu an çok ağlıyorum. bilim diyor ki süre doldu, oyun bitti, son çıkışını yaptın yaptın... o da belki kurtaracak seni, düşürdüğün veziri o piyon belki kazanacak. bugün ise garip bir durgunluk vardı içimde, her şey iyi olacakmış gibi, benim gibi tek çocuk olan ablamın içinde de aynı his vardı, hikmet abla inatçıdır, bu oyundan da galip çıkacak, göreceksin.

bu gerçek olsun o kadar istiyorum ki, kan değerlerine sıçıp sonra destek tedaviye bile erinen, bana getirmeyin artık diyen, son bir buçuk aydır artık ölecek uğraşmayın tadında davranan herkese inat annemin kazanmasını istiyorum. mucizelere inanmak istiyorum, şu an kanser umrumda değil, kemik iliği çalışır hale gelsin istiyorum, onu her gün öldüren kanser değil, tedavisi... bu sınavı da başarsın, bu sefer de hayata tutunsun istiyorum.

dönmek var, ölmek yok anne...

(deliberte, 12.06.2011 01:42)"

Bugün kendime edindiğim annelerden biri olan annemin ahretliği ile hastanede annemden bahsederken aramızdaki iletişimsizliği açtık. İkimizin de yapamadığı, cesaret edememekten çok üzerim diye korktuğu bir şey vardı. Durumumuzla yüzleşmek, o nedenle yakınlaşamadık hiç. 'Geç değil Hikmet, hala yapabilirsin,' demiş.

'Yavrum ben hastayım diye beni üzmemek için içini bana açamıyor, ben yavrum hasta, üzülecek diye ona içimi açamıyorum.'

Fatma teyzeden duyduğum en vurucu sözler bunlardı, gerçek hep vurucudur ya, zamanın geri dönüşü yok. Sevdiğini söylemek lazım. Anne, baba, kardeş, sevgili, arkadaş, dost... Yarın burada olup olmayacağımızı kimse bilmiyor. Yarın yanına gideceğim ve hiçbir şeyim hazır değil henüz, tek isteğim eğer diktiğim laleler açmadıysa o toprağın üzerine yatıp kalmak.


 En azından onu çok sevdiğimi biliyordur artık, yıllar önce bir çalışma çıkışı bir arkadaşla iki bir şey içelim demiştik. Annem telefon açıp ağzıma sıçtı, neredeymişim, benim yüzümden uykusuz kalıyormuş, yok efendim ben gelmeden uyuyamıyormuş, ben onu uykusuz bırakıyormuşum, hasta ediyormuşum, benim yüzümden hasta oluyormuş... Telefon konuşması sırasında İstiklal Caddesi'ndeydim ve zaten dönüş yolundaydık, dediğim hiçbir şey karşıya gitmiyordu, sesim ulaşmıyordu. Evde korkunç bir gerginlik beni bekliyordu. O an yanımdaki arkadaşım 'Ona onu çok sevdiğini söyle,' dedi, o arkadaşıma ne kadar teşekkür etsem azdır, 'Annecim, ben seni çok seviyorum, dönüş yolundayım, geliyorum,' dedim. Bu belki ilk ve sondu. Annem sustu, konuşmadı, ağlıyordu. Telefonu kapattım. Eve gidince bir cehennemle karşılaşmayı bekliyordum, oysa annem çok sakindi. 'Hoşgeldin yavrum,'dedi. Pijamamı giydim ve yattık, beni suçladığı şeyler hakkında hiç konuşmadık, o dönem aynı odada uyuyorduk.

Bazen içimizde yumru gibi kalan bir seni seviyorum çok şey çözer, en azından kalpleri yumuşatır, duyan kişiyi mutlu eder. Bundan sonra en çok söylediğim şeylerden biri seni seviyorum olacak diye söz verdim kendime. Yarın kime ne olacağı belli değil. Kimin kontratı nerede nasıl sona erecek bilinmez.

Vasiyetim bir kenarda hazır. İçinde 'Sizi çok seviyorum eşşek sıpaları' yazıyor. Eğer diyememiş olursam, bir kere daha duysunlar...

19 Haziran 2012 Salı

Geçen sene bu saatler...

Aslında iyi gidiyordum, çok geç kalktım, umursamadım. Seneyi devriye için benden habersiz yapılan planlara katılmaya çalıştım, bir şeyler ayarlandı.

Sonra ben yokken hallolmasını istediğim şeylerden biri hallloldu, yani yarın olacak, diğeri de yolda, yani hallolması ama ben ne yaptım?

Saate baktım. Saatlere... Geçen sene bugüne bu saatlere, geçen sene Pazar günüydü, Emily yanımdaydı, ben hala koşturuyordum.

Hangi ara merdivenleri hüngür hüngür ağlayarak inmiştim acaba? Sonra laboratuara gidip sonuçlara bakıp.... ölümü gördüm.

Emily ben iyi hissedeyim diye yemeğe çıkarmaya çalışıyordu, bazen sizin o kişiye iyi geleceğini düşündüğünüz şey aslında onun için iyi değildir. En son ona arkadaşlarının yanına yalnız gitmesini söyledim kan merkezinde, yanında Turan abi vardı. 'Ağladın mı sen?' dedi, bir şey demedim.

Biz hala sanki ertesi gün annem ameliyat olabilecekmiş gibi kan peşindeydik, listeler aranacak kişiler.. Aslında çok korkuyordum, bir yandan ameliyatın pazartesi yapılmasının çok daha iyi olacağı, hocaların hastanede olacağı gibi gerçeklerle kendimi avuturken daha o hafta annemin ameliyatının yüksek risk taşıdğını biliyorum kağıdı imzalamıştım, işin kötü yanı sonra o da imzaladı, yani imzalamış. Ne hissetti acaba? Asla bilemeyeceğim...

Kan için koştururken yoğun bakım hemşirelerine bir ihtiyaç için gittiğimde beni içeri aldılar, diğer hastaların bilinci açık değil diyerek. Hasta var mıydı ona bile bakmadım, anneme baktım. Su istedi benden, iki bardak içti sonra bardağı ters çevirmemi rica etti. Kızlara yük olmasın diye onu bile söyleyememiş. Bardağım toz oluyor enfeksiyon kapacağım diye kim bilir ne üzüldü... Çok bitkindi, bebek gibiydi. Ben her zamanki üstün tiyatro yeteneğimle, bana bakıp gözlerimin içine 'çok sıkıldım,' dediğinde bu güzel kızların onunla ilgilendiğini, gözünün gönlünün onlara bakarak açılacağını, tamam, manzaranın bir galata kulesi olmadığını servisteki gibi.. ama en azından fıstık gibi kızların olduğunu falan ... söyledim.

'Çişimi yapamıyorum,'dedi, çocuk gibiydi, acılıydı, nasıl tarif ederim o ifadeyi bilemiyorum, o sözlerin söylenme şeklini ifade eden bir kelime sanki lügatta yok, bir insan en fazla nasıl çişini yapamazdı ki? Kanamadan sandım, sonra gördüm kasığına bağlanmış kateteri, idrarı şırınga ile çektiler. Kahroldum. Benim için, sırf benimle olmak için bunlara katlanmasına kahroldum. Tek bir kere şikayet etmedi. Tek bir kere...

Sonra midesi bulandı, belki de sıralama böyle değildir ama öyle hatırlıyorum, göz temasımız o ana kadar vardı çünkü. Kan kustu.... O zamana kadar metanetini korumuş ben o an ağlamamak için zor tuttum kendimi, hemşireler de öyle...

Peki annem ne dedi? 'Hoşaf içtim ondan oldu.' Hayatımda hiçbir cümle beni bu kadar kahretmemiştir, kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek bunun yanında hiç kalır... Biz normal kusmuş gibi davrandık, 'akşam yemeğini de içim almadı zaten, kendimi zorlayarak yedim,' dedi. O halde bile bir şeyler yemeğe zorlamış kendini hayatta kalayım diye.

'Anne,' dedim, metanetimi koruyorum, 'buradaki yemekleri yemek zorunda değilsin, canın ne istiyorsa söyle ben yapıp getireyim sana evden...'

Arkasına yaslandı, 'hiçbir şey istemiyorum, sağlığını istiyorum,' dedi. Gözüme bakıyordu ama gözüme bakmıyordu, aslında tam da o an ölümü görmüştüm yüzünde. Siz hiç kimsenin yüzünde ölümü gördünüz mü? Ben gördüm. 'Anne ben iyiyim, hatta çok iyiyim, hazır hastandeyken kan testlerimi yaptılar domuz gibiyim!' dedim. Annem yatmış ve kafasını öbür yana çevirmişti, bense üzerine eğilmiştim. 'İnşallah,'dedi. 'Kanıtlarım var, getirebilirim! Getireyim mi kan sonuçlarımı?' dedim. Bu arada annemin kasıktaki kateter dışında iki damarı açık kalabilmiş, ayağındakini cerrahi zor açtı, biliyorum. Diğeri de serçe parmağı. Serçe parmağı yahu! Kadının vücudunda girilecek damar kalmamış! Nasıl olabilir ki o ameliyat?

Serçe parmağından bulantı kesici yaptılar. Sonra annem yine oturdu bir şey için, yani yatmadan oturma pozisyonuna geldi, hiçbir iletişim kuramıyordum. Bebek gibiydi. Hayatın döngüsünü düşündüm, annemin altı bezli, üzerinde bir fanila, aletlere bağlı tansiyonu nabzı vs ve başında yeşil bone... Bonesinden öptüm. Hemşire kızlara 'boneyi değiştirirsiniz, öptüm ya mikrop kapmasın şimdi,' dedim. 'Aman ondan bir şey olmaz,' dediler, sanki her şey çok süpermiş gibi 'Annecim ben bu kan isteklerini halledeyim gelicem,' dedim.


Çıktım, her şey süpermiş gibi, yoğun bakımdaki o kapılar kapandı ve ben o sekiz katı duvarlara yaslanıp hüngür hüngür ağlayarak düşmeden nasıl indim bilmiyorum, tüm o süreç boyunca yoğun bakıma alındığı günün bir önceki gecesi, ben evde, o hastanede, mide kanaması geçirdiğinde bunu bilmeden aynı anda geçirdiğim panik atak dışında bir kez bile ağlamamıştım. Ağlayarak ve nasıl düşmediğime şaşırarak laboratuara indim. Orada doktor arkadaşım olduğundan beni tanıyorlardı. Cumadan beri kan sonuçlarını eksik gedik paylaşıyorlardı annemin doktorları, kan sonuçlarına baktım. Cumartesi kırmızı kan kanama olmadığı halde düşmüştü çünkü kan kendi kendini yıkıyordu artık. Her şeyimle ilgilenen doktor arkadaşımın cumartesi günü bana sinirle 'e peki niye düşüyor bu değer bir şey demiyorlar mı?' bağırması ondandı, annesi gibi sevdiği biri ölüyordu ve o bunu benden önce anlamıştı.

Laboratuar sonuçlarından cuma gecesi enfeksiyonunun çıktığını, wbc 32, ancak pazara 20 mi 18 mi neye indiğini gördüm, annem artık gelen kanı kabul etmiyordu, o wbc ile ameliyata girmesi mümkün değildi. Muallaktaydım, eve gitmek veya geceyi orada geçirmek...

Laboratuardan çıktım, artık ayakta duramayacağımı fark ettim, oturup kağıtlara sarılarak hüngür hüngür ağladım. Bilmiyorum ne kadar sürdü. Emily kan merkezinde beni bekliyor...

'Ağladın mı sen?' Ağlamak ne kelime mahvolmuştum. Ben anneme hep melek gönderirdim yoğun bakımdayken, Cebrail şifa meleğidir ve rengi yeşildir, uçuk yeşil kocaman bir melek annemin yatağının üzerinde kanat çırpardı kuvvetlice. İyileşecek, derdim. O gece çıkışta yine melek gönderdim, bu melek griydi, donuktu, kanatları kapalıydı, annemin yanı başında oturmuş bekliyordu, Azrail'di. Annem ölecekti, yüzünde gördüğüm ama kabullenemediğim şey bir kez daha yüzüme vuruldu. Artık kesin olarak biliyordum.

Emily'yi arkadaşlarının yanına yolladım, sanki olacakmış gibi ameliyat sonrası kanlar için koşuşturmaya devam ettim. Kağıtları yoğun bakıma götürdüm. Şanslıydım, kapı açılınca ilk annemi görüyordum, kapı açıldı, kızlar 'Bulantısı geçti, uyudu şimdi,' dediler. Annemi hayattayken en son görüşüm oydu. Bembeyaz, melek gibi uyuyordu. 'Ağzı kuruduğu için sizden sakız istedi,' dediler. Diş hekimi bir ablam annemin boynundan radyoterapi aldığı dönemlerden beri kuruluk yaşadığını bildiği için özel nemlendirici ve ağız temizleyici getirmişti ama alamamıştım. Kızlara gidip alabileceğimi söyledim, 'yorulmanızı istemiyoruz, sakız yeter,' dediler. Gittim karşı büfeden aldım, falım bişey miydi neydi. Hatırlamıyorum. Evin hala bir yerlerinde o sakız. Götürdüm, kızlar 'eve gidip dinlenin, daha fazla boşuna yorulmayın,' dediler. Saat 12'yi vurmuş ve ben kabak olmuştum.

Banu'yu aradım, taksideydim, hıyar taksici Banu'ya canım deyince dönüp baktı, karşının taksisi çıktı, bazen böyle söyleyin götürsün hiç konuşulmasın istersiniz ya, o olmadığı gibi üzerine bir de o halde yol tarif ettim... İnip başka taksiye binecek gücüm dahi yoktu. Banu'ya artık gücümün kalmadığını, kan kustuğunu söyledim, benim yerime onların ilgilenmesini rica ettim. Onlar ilgilendi. Ben taksiciye ağlayarak yol tarif ettim. Laf açmaya çalıştı, taksicilere notum: arkadaşımız değilsiniz bir şeyimiz değilsiniz, gecenin 12'sinde hastane önünden ağlayan bir kadın alıyorsunuz, size ne yarraaam size ne? açmayın muhabbet kusur kalsın! Hastanın neyim olduğunu sordu falan. 'Bu konuda konuşmak istemiyorum,' dedim. Mevzuyu kapattım. Bilmiyorum dışarıdan nasıldım ama içim ölmüştü. Bir süre sonra o da üzüldü, abla yardım edeyim'e döndü olay inerken.

Eve geldim, klasik çamaşır yıka bilmemne, bunları yaptım mı emin bile değilim, niye saat 2'ye kadar ayaktaydım, hiç bilmiyorum. Saat 2'de ancak yatabildim. Telefonum hep açık, koronerden arayanların numarası kayıtlı, üzerimde annemin geceliği var. Yorgunluktan ve üzüntüden ölüyorum. Hangisinden daha çok ölüyorum bilmiyorum....

Telefon çaldı, koroner, hemen açtım, saat 03:35...


Hemşire - Doktor hanım yoğun bakım önüne gelmenizi istiyor
Ben + Ağırlaştı, değil mi?
- (klasik tavır) biz bu konuda bilgi veremiyoruz, doktor hanım bilgi vermek için yoğun bakımın önüne gelmenizi istiyor acilen
+ ben acilen gelemem
- gelemem mi diyorsunuz?
+ yok ben hastanede değilim, evden geleceğim, sürer ama en kısa sürede geliyorum

Yine Banu ve Şenol koştu yardımıma, arayıp beni almalarını rica ettim ve ta Maltepe'den geldiler, hiçbir akrabam üzerimden vicdan temizlemeye kalkmasın şu yaşadıklarımdan sonra... Ben yapayalnızdım, benim kimsem daha önceden hiç tanımadığım insanlardı, annem dokuz, rakamla 9 senedir hastaydı...

 Lacivert kotum, anneme mutluluk versin diye aldığım always smile for me tişörtüm, ne giydiğimi biliyor muydum sanki? O kombinasyonu geçenlerde giymeye çalışıp başardım sanırım. 'Annem öldüğünde üzerimde bunlar vardı.'

Saat 4'ü çeyrek geçe içim yandı, annem annem diye ağlamaya başladım. Tam da o sıra kapı çaldı. Hemen uçtuk hastaneye, arkadaşlarımın da gelmesini rica ettim güvenliğe, karşılacağım şeyi biliyordum ama son nefesine yetişmek istiyordum... Yetişemedim.

Doktor yaşlı gözlerle 'Hafize teyzeyi kaybettik,' dedi. Ne garip, kadınla tüm gün araya doktor arkadaş sokana kadar kedi köpek gibi bir gerginlik.... Şimdi ise göz yaşı dökmüş.

Hastayı temizliyoruz dediler, dışarıda bekledik, künyesindeki saat tam 04:15'ti...Anne ve çocuk arasındaki bağ ne tuhaf.

Tüm bunlar sırasında durmaksızın ağladığımı söylememe gerek yok sanırım. Koydukları şeyin üzerinden sarıldım, ağladım, o kesif ilaç kokusu... Aynı gün o kokuyu duyduğum her şeyi, her kıyafeti atacaktım...

Morga ben götürdüm, çekmecesine ben yerleştirdim, o sıraydı sanırım elini tuttum, bez üzerinden, son kez.

Bahçeye çıktık, Banu, Şenol ben. Banu'nun kucağına yatmak istedim ve anlamsızca ağaçlara baktım. Benim hayatım boyunca bir annem olmuştu, şimdi ben ne yapacaktım? Nasıl bir şaşkınlık hali o yarabbim! Hele hemşire kızlara benim için bir şey dedi mi diye sormam.. uyandı sanıyorum çünkü, kafa öyle gitmiş ki uykusunda öldüğünü bile idrak edemiyorum. Daha yeni idrak edebildim. Elimde gittiğimizde elime tutuşturdukları evlilik yüzüğü, kalakaldım.

Bu seneyi anlatacaktım aslında, benzer saatlerde ağlama geldiğini, laboratuar sonuçları yerine muhtemelen halamın Almanya'dan gönderdiği, annemin benim çeyizime sakladığı koliye sarılıp ağladım. Hem de ne ağlamak...



Koyacak yerim olmadığı için hala kutularındalar... Bana bir koliye sarılıp hüngür hüngür ağlayacaksın deseler hayatta inanmazdım sanırım.

Yarın, yani bugün geçen sene olduğu gibi İstanbul'da olacağım, ertesi gün annemi gömülmek istediği yere götürür gibi kendimi götüreceğim, yarın belki vakit bulursam helva kavururum, geçen sene o saatleri düşünürüm ister istemez.

There were always hours between us.

Siz hiç birinin yüzünde, gözlerinde ölümü gördünüz mü? Ben gördüm. Rahat uyu anneciğim.



(Erdal Eren anısına aslında, aklıma seneyi devriyelerinin birinde Kızılay meydanında annesine tanıyor muydunuz diye soran kızın hikayesi geldi, 'O benim oğlumdu kızım, o benim oğlumdu...')

aman aman yandım aman
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda

aman aman acı yüzler
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda



4 Haziran 2012 Pazartesi

son nefesine yetişmek istemek...

Bugün, bir gözü kör, çok iyi huylu ve acayip korkak, tüm kışı bir kutunun içinde geçirmiş, yeni yeni benim bahçeye dadanmış, uyuklayan, beni sevindiren bir minikti, "hani o korkak olan" buna da bir isim bulamamışız demek ki, veteriner kliniğinde kalmayı çok seviyordu, bir şey olduğunda hep götürürdük, çıkmak istemezdi, yastığı ve o ve her zaman sevilmeye hazır hali mutluydular.

Akşam üzeri her zamanki gibi arkadaşım aradı, sesi çok kötyüdü, normalde de giderim de bu sefer destek olayım diye gittim, ağlıyordu, "hani o korkak olan" 3 gündür çok kötü ve şu an can çekişiyor, dedi.

Kediler beslenecek ve "hani o korkak olan"ın yanına gidilecekti, kedilerin beslenmesi hiç aksatılmaz. Sonra da veterinere koşacaktık son nefesinde yanında olalım, sevildiğini bilsin diye.

Gittiğimizde çok geçti, birkaç dakika ile kaçırmıştık. 


Bu beraber son fotoğrafımız, hazır gözü açıkken, tek gözü, onu hatırlatan bir fotoğraf olsun istedik.

Geçişine yardım etmek istedim, arkadaşım da ben de ağlıyorduk, meğer yapılacak hiçbir şey yokmuş, bu zamana kadar nasıl yaşamış meçhul, akciğer apsesi varmış ve o patlamış... 

Arkadaşım ağlarken 'son nefesine yetişeyim istedim, yalnız olmadığını bilsin istedim,' dedi.

O an ben tutamadım kendimi, 'ben de annemin son nefesine yetişmek istemiştim ama yetişememiştim,' dedim.

Ben de az bir farkla kaçırmıştım, aklıma o gece yanımda kan kusup ben üzülmeyeyim diye 'hoşaftan oldu,' diyen, yanında ağlamamak için zor tuttuğum annem geldi. O görüşmenin son görüşme olduğunu içten içe biliyor ama bilmek istemiyordum. Yoğun bakımda onu hiç üzmeden sanki her şey yolundaymış gibi yaptığım tüm şeyler, 'ben sana evden getiririm bunları yemek zorunda değilsin' dediğimde 'ben hiçbir şey istemiyorum, senin sağlığını istiyorum' demesi, 'bak ben turp gibiyim,' dediğimde 'inşallah' diyen 'kanıtlarım var getireyim mi kan tahlili sonuçlarımı' diyerek güldürmeye çalışan ben, çişimi yapamıyorum diye sıkın ile söylediğinde kasığına bağlanmış bir damar yolundan şırınga ile çekildiğini gördüğümde kendimi dünyanın en suçlu insanı gibi hissettim, tüm bunlara benim için dayanmıştı, dayanıyordu, hala, girilecek damar kalmamıştı, ayağından ve el serçe parmağından cerrahlar girebilmişti, bu haldeki bir insan nasıl ameliyata girer? Orada kan kustuğunda hemşire kızların da, benim de gözlerim doldu, ağlamadım, ağlamamalıydım, hoşaftandı. Pis hoşaf.

Yoğun bakımdan nasıl çıkıp da o sekiz katı zırlayarak indiğimi ben bilirim, laboratuara gidip annemin sonuçlarını görmek istedim, doktor arkadaşım yönlendiriyordu, sonuçları aldım, cuma enfeksiyon çıkmış, sonra inmiş ama pek inememiş ve kanama yokken hemoglobin düşmüş, kan kendini kendini yok etmeye başlamış, bir gün önceye döndüm, cumartesi arkadaşım bana bağırıyor,
 farkında değil, 'niye düşmüş kırmızı kan?' 'ben nereden bileyim 8 ünite kımızı kan vereceğiz dediler, 3'ten yukarı 8'e çıkarmışlar tekrar', o da farkında değildi, üzüntüsünden bana baırıyordu çünkü o da annesi gibi seviyordu ve sonuçlardan ne olduğunu anlıyordu.

Çıktım laboratuardan, zaten kimse yok, oturdum banka daha fazla ayakta duramadım ve zırıl zırıl ağladım, o kadar ay, o kadar yıl artık sona eriyordu ve içten içe biliyordum. Annemin başında Cebrail değil, Azrail bekliyordu artık....


Bana destek olmak için gelmiş, beni mutlu edeceğini düşündüğünden arkadaşları ile yemeğe çıkarmaya çalışan Emily'ye gitmesini söyledim, 'benim burada işlerim sürecek aç kalma,' dedim. Meğer kan merkezindeki abimiz ona bir şeyler anlatmaya çalışmış ama hiçbirimiz o kadar çabaya anneme ölümü yakıştıramadığımız için Emily de 'artık bekliyoruz,' cümlesini anlamak istememiş.

Ben sanki ertesi gün bir ameliyat olabilecekmiş gibi hala trombosit, izinler vs peşinde koşarken beni tek güldüren sevgili endless dream'in doktorumuzun adının gerçekten zeynel abidin cümbüş olduğunu sanması ve sözlüğe böyle yazmasıydı.

Koşturmalardan sonra yoğun bakıma gittim, metpamid yaptık, bulantısı geçti uyuyor şimdi, dediler, huzurlu görünüyordu, yalnız ağzı çok kuruduğu için sakız istemiş. Diş hekimi bir ablam annem için özel bir şey getirtmişti ama o saatte oraya gidip alacak enerjim yoktu, hemşire kıza gerekirse yine de gideceğimi söyledim, sakızın yeterli olduğunu, artık kendimi yormamı istemediğini eve gidip dinlenmemi söyledi.

Arada kalmıştım, orada kalabilirdim, doktor bir arkadaşım odasında kalabileceğimi söylemişti, ertesi gün ameliyatta zaten kaybedeceğim annemi kalsam mı gitsem mi arada kaldım ve hemşire kız tarafından aynen eve yollandım, ağlayarak.

Sakızı uyanınca vereceklerdi, annem hiç uyanmadı.

Ben ağlayarak eve gittim, giderken kadim dostlarım Banu ve Şenol'a artık gücümün kalmadığını, onların ilgilenip ilgilenemeyeceğini sordum, kan kustuğunu söyledim. Banu'ya canım dediğimde arkasını dönüp bakan karşısının taksisini de hiç unutmam, inecek halim bile yok, yol bilmiyor o halde yol tarif ediyorum. 

Eve geldim, yapılacak bir sürü şey... Nedense 2 miydi ancak yatabildim, 3: 30'da telefonum çaldı, koroner diye kayıtlı olduğundan 1,5 saatlik sersem uykuya rağmen hemen açtım, 'doktor koronerin önüne gelmenizi istiyor,' dedi hemşire. 'Ağırlaştı, di mi?' dedim, her zamanki cevap geldi, 'biz bu konuda bilgi veremiyoruz, gelip doktorla görüşmeniz gerekiyor'. Banu ve Şenol'u aradım, gecenin o yarısı hemen geldiler, ben zaten sürekli ağlıyordum, saat tam 4'ü çeyrek geçe içim öyle bir yandı ki annem diye ağlamaya başladım derken kapı çaldı, hemen gittik ama son nefesine yetişememiştim. Doktor da ağlıyordu, herkes ağlıyordu, bu kadar ağır vaka olup karşılaştıkları en sorunsuz hasta ve hasta yakını olduğumuzdan özel bir yerimiz vardı ya da bana öyle geldi. Doktor 'Hafize teyze'yi kaybettik,'dedi ağlayarak, annemi ilk kez o gün gören doktor dahi ağlıyordu.

Beni dışarı aldılar, içeride temizliği yapılıyor şimdi dediler, normalde yasak ama güvenlikle konuşup arkadaşlarımı da yanıma almıştım, yukarı bu haberi almaya tek başına çıkacak gücüm yoktu, temizliğini yapıyorlar deyince aklıma bir sürü kan geldi, üzerindeki kanları temizliyorlardı muhtelen, çıkardılar, sardıkları zımbırtıya sarıldım, o son sarılışım olabilecekti, morga indik, benden ayırmak istediler, "etkilenmeyeyim" diye, aklıma babam geldi, hem annem son anlarında yalnız olmadığını hissetmeliydi. Morgda çekmeceye yerleştirdikten sonra bahçeye çıktığımızı ve ağaçları hatırlıyorum.

O kadar safım ki hemşirelere annemin benim için bir şey deyip demediğini sordum, 'zaten hep sizden bahsediyordu, babanızın ölümünden sonra kendinizi çok yıprattığınızdan...' falan dediler. Ben o kadar salaktım ki annem uyandı sandım, sanki uyandı ve benim için bir şeyler dedi sandım. Uykusunda fenalaştığını ve uykusunda öldüğünü dahi düşünemeyecek durumdaydım.

Aylar sonra idrak ettim desem yeridir. Çünkü ben o son nefese yetişmeyi çok istemiştim, son nefesini verirken yanında olmayı çok istemiştim, elini tutmayı çok istemiştim, oysa Zincirlikuyu'dan alırken tutabildim elini, ne tuhaftı. Morga götürene kadar da sarılıp ağladım, o kesif ilaç kokusu, her şeyine sinen ve kıyafetlerini kokladıkça içimi dağlayan o kesif ilaç kokusu.

Ben annemin kokusunu istiyorum, annemle ilk defa acile kaldırıldığında birbirimize sarılıp yatmıştık, hatta bir hemşire az kalsın annem yerine benden kan alıyordu da gülmüştük,
sonra birbirimizi hiç bırakmadık, o hali ile bile yatağında yer açıyordu, yanlışlıkla serumuna deyip canını yaktığımda ay deyip sonra yok bir şey diyerek geçiştiriyordu, halbuki kim bilir nasıl canı yanıyordu, acile kaldırdığım ilk gün kan verilirken elini kıpırdatmasın diye hep tutmuştum. Ve annemin son nefesinde yanında olmayı gerçekten çok istemiştim, kalma olanağım varken... neden eve gitmiştim ki... Canlıyken en son boneli kafasını öpmüştüm, bebek gibiydi, altı bezli, başta bone, atlet, döngüsünü tamamlamıştı. Onunla konuşuyordum ama o gözlerime bakarken gözlerime bakmıyordu. 

Annemin tam da içim yandığı saatte öldüğünü üzerindeki ölüm kağıdından okuduğumda anne ile çocuğun aslında ne kadar güçlü bir bağı olduğunu fark ettim. Bugün ikinciye zili çalmaya kalktım o öldüğünden beri.

Bana kötü haberi verdiklerinde elime ilk tutuşturdukları şey evlilik yüzüğü oldu, bir evlilik yüzüğü, kaç yıl önce ölmüş eşe aşkla bağlılık bu kadar olabilirdi. Ona da ağladım.

Ben elimde yüzük hala benim için ne demiştir, hakkını helal etmiş midir diye düşünüyordum. 

Ölümün içindeydim ve görmüyordum. 

Halbuki ölümlerin en güzelidir uykuda ölmek. 


Rahat uyu anneciğim.


3 Haziran 2012 Pazar

Nazım ve Hikmet...

Bu yazıyı mavi veya polly jean'in dediği gibi çivit gözlerle yazmak isterdim ama yaşlarla hepsi aktı gitti ve ben bu yazıyı içinde adı geçen herkese adadım gitti.

Nazım ve Hikmet...

Hikmet benim annemin adıydı, Nazım Hikmet babamın en sevdiği şair ve evimizin dördüncü üyesi.

Yıllar önce liseden bir arkadaşım, bana çerçeveli minik bir Nazım Hikmet fotoğrafı hediye etmişti, şimdi çevirip arkasına baktım, sene 1996, yılbaşı, babamsız ilk yılbaşı. Arkadaşım bana bu hediyeyi verirken iki şey söylemişti: Bunu sana hediye ediyorum çünkü hem senin hem benim sevdiğimiz bir şair ama daha çok babanın en sevdiği şair ve baban da ona benziyordu.

Gerçekten de evime gelen herkes aile fotoğramıza bakıp anı şeyi söyler. Aile fotoğrafı dediğim benim, annemin, babamın ve Nazım Hikmet'in ayrı ayrı çerçevelerde olduğu duvar. Her an başımı kaldırıp gördüğüm tek aile fotoğrafı budur, yıllarca böyle oldu. En üst ve ortada annem, solunda ve biraz aşağıda babam, babamla aynı hizada sağ tarafta ben -baktım da babamın biraz aşağısında da olabilirim- ve annemin çerçevesinin altında Nazım Hikmet en bilinen fotoğrafı ve şu dizeleri ile:

"yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim."

 1996 yılbaşı, babamsız ilk yılbaşı gelen bu hediye duvarda hep ailemizin dördüncü ferdi olarak yerini aldı.

Benim tahtadan yapılma bir takvimim var, üzerinden ayları ve günleri değiştirip yıllarca kullanılabilen bir takvim.


Genelde tarihi değiştirmeyi unutuyordum, özellikle annemi kaybettikten sonra, hatırlıyorum çok uzun bir süre 09 May'de kalmıştı...

Yaklaşık iki hafta önce evi toparlarken elime çok alakasız bir şekilde bir fotoğraf albümü geçti, içinde Ekim 1992'de çekilmiş fotoğraflar, babamın hastalığı ve ilk ölümden dönmesi daha yeni, o kadar alakasız fotoğraflarla doluydu ki, annemin fotoğrafları, annem ders verirken, babamın o an, ölüm anı, hastanede içlerinde babamın kollarında öldüğü birinin de bulunduğu -annem öldükten sonra öğrendim ve annemin bana anlatmamış olmasına çok şaşırdı- aile dostlarımız, o dönemki en yakın arkadaşımın ailesi, başkasına bakıyormuşum gibi hissettim. Babamın yüzüne baktım uzun uzun, babamın yüzünü unutmuşum dedim kendi kendime, unutmak istemişim. Bu olay sevgili takvim 23 may'i gösterirken ve ben ilk defa 2 3 gündür tarihi düzenli değiştirirken oldu. Ben babamla ilgili ne kadar çok şeyi unutmak istemişim meğer...

24 Mayıs gecesi saat 12'yi geçtiğinde aa değiştireyim diye takvimime gittim, 25 mayıs, babamın ölüm yıldönümü... Babam öldüğünde ben hiç ağlamamıştım, zaten yapı olarak çok ağlayabilen biri, hele o zamanlar, hiç değildim ki babama tapardım ben, ruhumu okurdu o.

O geceyi hatırladım, beni morga götürmemişlerdi, kavga çıkmıştı, 'sen küçüksün etkilenirsin', 15 yaşındaydım ulan! En son gömülmeden önce tabutunu açtırıp gördüm yüzünü, öpmek istedim, dokunmak istedim, ilaçlı diyerek engel oldular. Aslında tüm bunları o 24'ü 25'e çevirdiğim an yazmak istedim oysa tam da o an, günü çevirirken, ağlamaya başlamıştım, tüm gün ağladım, sanki babam o gün ölmüş gibi ağladım... Şu anda da ağlıyorum ama o gece yazamayacak kadar çok ağladım... Meğer ben 17 seneyi içime nasıl gömmüşüm... Annem üzülmesin diye yıl dönümü tarihlerini bile unutmuşum bilmeden, bunların hepsini bilmeden yapmışım...

Üzerinden iki yıl geçti geçmedi, yas ve göç diye bir yazı okudum, zamanında yaşanmadıkları takdirde bir uzman eşliğinde tekrar kişiye yaşatılmaları gerektiğini yoksa kişinin ileri tarihlerde çok ağır bir depresyona gireceğini yazıyordu, Bilim ve Teknik Dergisi. Gttiğim her uzmana bunu söyledim, kiminin deyişine göre dramatik, kimininkine göre travmatik bir hayatım olduğundan hiçbir uzman benim bu ihtiyacımı, belirtmeme rağmen, sallamadı. Kökeni es geçtiler, diğer konulara odaklandılar.

Sen babanı çok seviyordun, baban da seni çok seviyordu, sorun yok o zaman... Hayır efendim işte o çok sevgiden esas sorun, yıllarca acı çektim, üzerine bir sürü şey eklendi, emdr yazım ahkam bürosu blogumda durur, yardım aldığım konu "bittiğinde" bunu dile getirmeye çalıştım, anlatamadım. Esas sorun o yastı, yaşanamamış yas.

İki defa ağladım ben babam için, çok iyi hatırlıyorum birisi 2 ay sonraydı ama mevzu şöyleydi: "şimdi bana bakıp onun babası yok diyecekler." Bu bana çok ağır gelmişti, sanki dışarıda görünmeyen tüm parmaklar beni işaret ediyordu, eve gidip ağladım. Sonrası 7 8 ay sonrasına denk gelir, annemle ilişkimizi de bana her an öleceğini söyledikleri günün ertesi gecesi yazmıştım, biribirimizi sever ama anlaşamazdık, bambaşka dünyaların insalarıydık, I can't live with you I can't live without you...

Bir arkadaşım neden sürekli annemin kurmaya çalıştığı köprüleri yıktığımı sormuştu, bunun elbette pek çok nedeni vardı, annem bana ulaşmaya çalışıyor ama ulaşamıyordu çünkü ben o babamla uğraşırken çok uzağa gitmiştim, uzağa mı? Hayır öteye, ötelere gitmiştim.

"Uzağa değil usta, değil usta,
ötelere
çok öteye gittin
yalnızlığın,
yalnızlığın, yalnızlığın bundandır."

Bu şiirin ezgi versiyonunu Mayıs Müzik Topluluğu'ndan dinlemiştim ilk. Aylardır bu konu hakkında tek kelime etmediğimi, endişelendiğini söyledi, arkadaşıma şunu dedim ve ağlamaya başladım, "Çünkü artık o yok," ağladım, azıcık, o da ağladı. Koskoca yıllar boyunca tüm ağlamam bu kadar... dı.

Annem vefat ettiğinde morga da ben götürdüm, çekmeceye de ben yerleştirdim, hastanede örttükleri zımbırtının üzerinden sarıldım, öptüm, burnuma anne kokusu değil ilaç kokusu geliyordu, çok kesif bir ilaç kokusu, benimle olmak için nelere katlanmıştı...

Sonra arka bahçeye çıktığımızı hatırlıyorum, her zaman yanımda olan, gecenin 3: 30'unda dahi bir telefonla gelip beni hastaneye götüren Banu, Şenol ve ben, her şey bittiğinde Banu'nun kucağına yattım. Ağaçlara baktım, o kadar tuhaftı ki artık onun olmaması. Sabaha karşıydı, gün yeni ağarıyordu. Bir süre kaldık öyle... Bugün kendimi dışarı atıp sevdiğim ağacıma ilk kez yaslanarak uzanıp yukarı baktığımdaki gibi... Annem aklıma geldi, hastane ağaçlarına baktığım o an ve babam, babamın ölüm yıldönümünde bir şey yazamadığım için bunu babamın doğum gününde yapmayı düşünüyordum, 3 hazirandan tam bir hafta sonra, bu yazı bu nedenle aslında sadece bir Nazım Hikmet yazısı değil, hatta bir Nazım Hikmet yazısı bile değil diyebilirsiniz. 3 Haziran olduğu o an bile aklıma gelmedi ve bir dostumun,  birinin kolumdan tutup beni dışarı çıkarmasına çok ihtiyacım olduğu için yazdığı; "bugün pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar" dizelerinin tam da o gün neden yazıldığını ve benim zamanda kaybolup o günün pazar olduğu için arada gelen anma dizelerden biri sandığım gerçeği suratıma tokat gibi indi. Ne zaman? Akşam hatta gece...  Şu yazıyı okuduğumda: http://www.yazihaneden.com/2012/06/nazim-nesir-nazim-franz/ ve bugünün, farklı bir yılda, 1917'de, sevgili Franz Kafka'nın da ölüm yıl dönümü olduğunu öğrendiğimde.



Unutmuşum tarihi, takvim 29 mayısta kalmış öyle, yoksa nasıl unuturum ki yıllarca söylediğimiz 3 haziran '63'ü, unutmamışım da kaybolmuşum. Ne çok söylerdik oysa.

"gece leylak ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam, haziranda ölmek zor "

Ne bileyim yıllar sonra annemin de haziranda öleceğini.

Neden sonra anladım niye kendimi dışarı attığımı, güneşi yakalayamadım ama derdim şu dizelermiş, azıcık da olsa teselliymiş meğer.

 "bugün pazar.
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
toprak, güneş ve ben...
bahtiyarım..."

Babamın son hastane döneminde her gittiğimde ona okuduğum 835 satır kaldı dilimde ve kalbim elimde.

"göğsümde 15 yara var
saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak
kalbim yine çarpıyor
kalbim yine çarpacak

göğsümde 15 yara var
sarıldı 15 yarama
kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular
karadeniz boğmak istiyor beni
boğmak istiyor beni
kanlı karanlık sular

saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak.
kalbim yine çarpıyor
kalbim yine çarpacak

göğsümde 15 yara var
deldiler göğsümü 15 yerinden
sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden
kalbim yine çarpıyor
kalbim yine çarpacak

yandı 15 yaramdan 15 alev
kırıldı göğsümde 15 kara saplı bıçak
kalbim
kanlı bir bayrak gibi çarpıyor
çar-pa-cak"


13 Mayıs 2012 Pazar

Anneme...


Bana her şey beni hatırlatıyor. Son gün üzerimde olan tişört, aylar sonra tekrar giyebildiğim, hala üzerimde. Senin için koşturmak için alınan bez ayakkabılar, beni geriye götürüyor, zaman geçince tekrar yakınlaşma sancılı oluyor sanırım. Geçen gün onlara baktım, giydim, yok olsunlar istedim, tişörte aylarca baktım, ölümüne giderken  üzerindeki yazı ile şaka gibi bir tişört.


Huzur içinde uyu.


26 Nisan 2012 Perşembe

istemek

Neyi istemek? Ne sıklıkta istemek? Neden istemek?

Geçen cumayı hatırlıyorum, midem her zamanki gibi beni yarıyolda bırakmış, arkadaşlarlayım, acı çekiyorum, belli etmiyorum. Bir arkadaşım ailesi evde olmadığı için eve gidemiyor, bir sürü insan, hepsi cıvıl cıvıl.

İşte ilk defa o gün yanlarından ayrılmadan önce evde beni bekleyen birisi olsun istedim. Eve zorlukla kendimi attıktan sonra içimi boşalttım, üzerimi değiştirdim ve yattım. Baş ağrım beni öldürüyordu, uyuyabilir miyim diye endişe ederken annemi hissettim ve uyudum, ertesi gün uyandım.

Ölmedim.

27 Kasım 2011 Pazar

Ölüm Haberi









- Alooo
+ Alooo
-  Aaaa merhaba neredesin?

+ Yakınım size, ziyarete gideyim dedim, siz burada mısınız?

- Evet, şuradayız oraya gel, peki ya annen? O da burada mı?
+ O artık hep burada
- Aaaaa, evine mi döndü?
+ Yok
- Hep evine dönmek istiyordu, gidip geliyor mu?
+ Yok yok, o geldi, artık hep burada
- Temelli mi döndü?
+ Evet
- Ay çok sevindim, peki nerede şimdi, evine mi gelecek?
+ Yok...
- Sakınnn...
+ ...evet...
- Ama ben çok üzüldüm şimdi...

Halbuki konuşmanın başında çok sevinmişti.