veda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
veda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2012 Salı

Geçen sene bu saatler...

Aslında iyi gidiyordum, çok geç kalktım, umursamadım. Seneyi devriye için benden habersiz yapılan planlara katılmaya çalıştım, bir şeyler ayarlandı.

Sonra ben yokken hallolmasını istediğim şeylerden biri hallloldu, yani yarın olacak, diğeri de yolda, yani hallolması ama ben ne yaptım?

Saate baktım. Saatlere... Geçen sene bugüne bu saatlere, geçen sene Pazar günüydü, Emily yanımdaydı, ben hala koşturuyordum.

Hangi ara merdivenleri hüngür hüngür ağlayarak inmiştim acaba? Sonra laboratuara gidip sonuçlara bakıp.... ölümü gördüm.

Emily ben iyi hissedeyim diye yemeğe çıkarmaya çalışıyordu, bazen sizin o kişiye iyi geleceğini düşündüğünüz şey aslında onun için iyi değildir. En son ona arkadaşlarının yanına yalnız gitmesini söyledim kan merkezinde, yanında Turan abi vardı. 'Ağladın mı sen?' dedi, bir şey demedim.

Biz hala sanki ertesi gün annem ameliyat olabilecekmiş gibi kan peşindeydik, listeler aranacak kişiler.. Aslında çok korkuyordum, bir yandan ameliyatın pazartesi yapılmasının çok daha iyi olacağı, hocaların hastanede olacağı gibi gerçeklerle kendimi avuturken daha o hafta annemin ameliyatının yüksek risk taşıdğını biliyorum kağıdı imzalamıştım, işin kötü yanı sonra o da imzaladı, yani imzalamış. Ne hissetti acaba? Asla bilemeyeceğim...

Kan için koştururken yoğun bakım hemşirelerine bir ihtiyaç için gittiğimde beni içeri aldılar, diğer hastaların bilinci açık değil diyerek. Hasta var mıydı ona bile bakmadım, anneme baktım. Su istedi benden, iki bardak içti sonra bardağı ters çevirmemi rica etti. Kızlara yük olmasın diye onu bile söyleyememiş. Bardağım toz oluyor enfeksiyon kapacağım diye kim bilir ne üzüldü... Çok bitkindi, bebek gibiydi. Ben her zamanki üstün tiyatro yeteneğimle, bana bakıp gözlerimin içine 'çok sıkıldım,' dediğinde bu güzel kızların onunla ilgilendiğini, gözünün gönlünün onlara bakarak açılacağını, tamam, manzaranın bir galata kulesi olmadığını servisteki gibi.. ama en azından fıstık gibi kızların olduğunu falan ... söyledim.

'Çişimi yapamıyorum,'dedi, çocuk gibiydi, acılıydı, nasıl tarif ederim o ifadeyi bilemiyorum, o sözlerin söylenme şeklini ifade eden bir kelime sanki lügatta yok, bir insan en fazla nasıl çişini yapamazdı ki? Kanamadan sandım, sonra gördüm kasığına bağlanmış kateteri, idrarı şırınga ile çektiler. Kahroldum. Benim için, sırf benimle olmak için bunlara katlanmasına kahroldum. Tek bir kere şikayet etmedi. Tek bir kere...

Sonra midesi bulandı, belki de sıralama böyle değildir ama öyle hatırlıyorum, göz temasımız o ana kadar vardı çünkü. Kan kustu.... O zamana kadar metanetini korumuş ben o an ağlamamak için zor tuttum kendimi, hemşireler de öyle...

Peki annem ne dedi? 'Hoşaf içtim ondan oldu.' Hayatımda hiçbir cümle beni bu kadar kahretmemiştir, kan kusup kızılcık şerbeti içtim demek bunun yanında hiç kalır... Biz normal kusmuş gibi davrandık, 'akşam yemeğini de içim almadı zaten, kendimi zorlayarak yedim,' dedi. O halde bile bir şeyler yemeğe zorlamış kendini hayatta kalayım diye.

'Anne,' dedim, metanetimi koruyorum, 'buradaki yemekleri yemek zorunda değilsin, canın ne istiyorsa söyle ben yapıp getireyim sana evden...'

Arkasına yaslandı, 'hiçbir şey istemiyorum, sağlığını istiyorum,' dedi. Gözüme bakıyordu ama gözüme bakmıyordu, aslında tam da o an ölümü görmüştüm yüzünde. Siz hiç kimsenin yüzünde ölümü gördünüz mü? Ben gördüm. 'Anne ben iyiyim, hatta çok iyiyim, hazır hastandeyken kan testlerimi yaptılar domuz gibiyim!' dedim. Annem yatmış ve kafasını öbür yana çevirmişti, bense üzerine eğilmiştim. 'İnşallah,'dedi. 'Kanıtlarım var, getirebilirim! Getireyim mi kan sonuçlarımı?' dedim. Bu arada annemin kasıktaki kateter dışında iki damarı açık kalabilmiş, ayağındakini cerrahi zor açtı, biliyorum. Diğeri de serçe parmağı. Serçe parmağı yahu! Kadının vücudunda girilecek damar kalmamış! Nasıl olabilir ki o ameliyat?

Serçe parmağından bulantı kesici yaptılar. Sonra annem yine oturdu bir şey için, yani yatmadan oturma pozisyonuna geldi, hiçbir iletişim kuramıyordum. Bebek gibiydi. Hayatın döngüsünü düşündüm, annemin altı bezli, üzerinde bir fanila, aletlere bağlı tansiyonu nabzı vs ve başında yeşil bone... Bonesinden öptüm. Hemşire kızlara 'boneyi değiştirirsiniz, öptüm ya mikrop kapmasın şimdi,' dedim. 'Aman ondan bir şey olmaz,' dediler, sanki her şey çok süpermiş gibi 'Annecim ben bu kan isteklerini halledeyim gelicem,' dedim.


Çıktım, her şey süpermiş gibi, yoğun bakımdaki o kapılar kapandı ve ben o sekiz katı duvarlara yaslanıp hüngür hüngür ağlayarak düşmeden nasıl indim bilmiyorum, tüm o süreç boyunca yoğun bakıma alındığı günün bir önceki gecesi, ben evde, o hastanede, mide kanaması geçirdiğinde bunu bilmeden aynı anda geçirdiğim panik atak dışında bir kez bile ağlamamıştım. Ağlayarak ve nasıl düşmediğime şaşırarak laboratuara indim. Orada doktor arkadaşım olduğundan beni tanıyorlardı. Cumadan beri kan sonuçlarını eksik gedik paylaşıyorlardı annemin doktorları, kan sonuçlarına baktım. Cumartesi kırmızı kan kanama olmadığı halde düşmüştü çünkü kan kendi kendini yıkıyordu artık. Her şeyimle ilgilenen doktor arkadaşımın cumartesi günü bana sinirle 'e peki niye düşüyor bu değer bir şey demiyorlar mı?' bağırması ondandı, annesi gibi sevdiği biri ölüyordu ve o bunu benden önce anlamıştı.

Laboratuar sonuçlarından cuma gecesi enfeksiyonunun çıktığını, wbc 32, ancak pazara 20 mi 18 mi neye indiğini gördüm, annem artık gelen kanı kabul etmiyordu, o wbc ile ameliyata girmesi mümkün değildi. Muallaktaydım, eve gitmek veya geceyi orada geçirmek...

Laboratuardan çıktım, artık ayakta duramayacağımı fark ettim, oturup kağıtlara sarılarak hüngür hüngür ağladım. Bilmiyorum ne kadar sürdü. Emily kan merkezinde beni bekliyor...

'Ağladın mı sen?' Ağlamak ne kelime mahvolmuştum. Ben anneme hep melek gönderirdim yoğun bakımdayken, Cebrail şifa meleğidir ve rengi yeşildir, uçuk yeşil kocaman bir melek annemin yatağının üzerinde kanat çırpardı kuvvetlice. İyileşecek, derdim. O gece çıkışta yine melek gönderdim, bu melek griydi, donuktu, kanatları kapalıydı, annemin yanı başında oturmuş bekliyordu, Azrail'di. Annem ölecekti, yüzünde gördüğüm ama kabullenemediğim şey bir kez daha yüzüme vuruldu. Artık kesin olarak biliyordum.

Emily'yi arkadaşlarının yanına yolladım, sanki olacakmış gibi ameliyat sonrası kanlar için koşuşturmaya devam ettim. Kağıtları yoğun bakıma götürdüm. Şanslıydım, kapı açılınca ilk annemi görüyordum, kapı açıldı, kızlar 'Bulantısı geçti, uyudu şimdi,' dediler. Annemi hayattayken en son görüşüm oydu. Bembeyaz, melek gibi uyuyordu. 'Ağzı kuruduğu için sizden sakız istedi,' dediler. Diş hekimi bir ablam annemin boynundan radyoterapi aldığı dönemlerden beri kuruluk yaşadığını bildiği için özel nemlendirici ve ağız temizleyici getirmişti ama alamamıştım. Kızlara gidip alabileceğimi söyledim, 'yorulmanızı istemiyoruz, sakız yeter,' dediler. Gittim karşı büfeden aldım, falım bişey miydi neydi. Hatırlamıyorum. Evin hala bir yerlerinde o sakız. Götürdüm, kızlar 'eve gidip dinlenin, daha fazla boşuna yorulmayın,' dediler. Saat 12'yi vurmuş ve ben kabak olmuştum.

Banu'yu aradım, taksideydim, hıyar taksici Banu'ya canım deyince dönüp baktı, karşının taksisi çıktı, bazen böyle söyleyin götürsün hiç konuşulmasın istersiniz ya, o olmadığı gibi üzerine bir de o halde yol tarif ettim... İnip başka taksiye binecek gücüm dahi yoktu. Banu'ya artık gücümün kalmadığını, kan kustuğunu söyledim, benim yerime onların ilgilenmesini rica ettim. Onlar ilgilendi. Ben taksiciye ağlayarak yol tarif ettim. Laf açmaya çalıştı, taksicilere notum: arkadaşımız değilsiniz bir şeyimiz değilsiniz, gecenin 12'sinde hastane önünden ağlayan bir kadın alıyorsunuz, size ne yarraaam size ne? açmayın muhabbet kusur kalsın! Hastanın neyim olduğunu sordu falan. 'Bu konuda konuşmak istemiyorum,' dedim. Mevzuyu kapattım. Bilmiyorum dışarıdan nasıldım ama içim ölmüştü. Bir süre sonra o da üzüldü, abla yardım edeyim'e döndü olay inerken.

Eve geldim, klasik çamaşır yıka bilmemne, bunları yaptım mı emin bile değilim, niye saat 2'ye kadar ayaktaydım, hiç bilmiyorum. Saat 2'de ancak yatabildim. Telefonum hep açık, koronerden arayanların numarası kayıtlı, üzerimde annemin geceliği var. Yorgunluktan ve üzüntüden ölüyorum. Hangisinden daha çok ölüyorum bilmiyorum....

Telefon çaldı, koroner, hemen açtım, saat 03:35...


Hemşire - Doktor hanım yoğun bakım önüne gelmenizi istiyor
Ben + Ağırlaştı, değil mi?
- (klasik tavır) biz bu konuda bilgi veremiyoruz, doktor hanım bilgi vermek için yoğun bakımın önüne gelmenizi istiyor acilen
+ ben acilen gelemem
- gelemem mi diyorsunuz?
+ yok ben hastanede değilim, evden geleceğim, sürer ama en kısa sürede geliyorum

Yine Banu ve Şenol koştu yardımıma, arayıp beni almalarını rica ettim ve ta Maltepe'den geldiler, hiçbir akrabam üzerimden vicdan temizlemeye kalkmasın şu yaşadıklarımdan sonra... Ben yapayalnızdım, benim kimsem daha önceden hiç tanımadığım insanlardı, annem dokuz, rakamla 9 senedir hastaydı...

 Lacivert kotum, anneme mutluluk versin diye aldığım always smile for me tişörtüm, ne giydiğimi biliyor muydum sanki? O kombinasyonu geçenlerde giymeye çalışıp başardım sanırım. 'Annem öldüğünde üzerimde bunlar vardı.'

Saat 4'ü çeyrek geçe içim yandı, annem annem diye ağlamaya başladım. Tam da o sıra kapı çaldı. Hemen uçtuk hastaneye, arkadaşlarımın da gelmesini rica ettim güvenliğe, karşılacağım şeyi biliyordum ama son nefesine yetişmek istiyordum... Yetişemedim.

Doktor yaşlı gözlerle 'Hafize teyzeyi kaybettik,' dedi. Ne garip, kadınla tüm gün araya doktor arkadaş sokana kadar kedi köpek gibi bir gerginlik.... Şimdi ise göz yaşı dökmüş.

Hastayı temizliyoruz dediler, dışarıda bekledik, künyesindeki saat tam 04:15'ti...Anne ve çocuk arasındaki bağ ne tuhaf.

Tüm bunlar sırasında durmaksızın ağladığımı söylememe gerek yok sanırım. Koydukları şeyin üzerinden sarıldım, ağladım, o kesif ilaç kokusu... Aynı gün o kokuyu duyduğum her şeyi, her kıyafeti atacaktım...

Morga ben götürdüm, çekmecesine ben yerleştirdim, o sıraydı sanırım elini tuttum, bez üzerinden, son kez.

Bahçeye çıktık, Banu, Şenol ben. Banu'nun kucağına yatmak istedim ve anlamsızca ağaçlara baktım. Benim hayatım boyunca bir annem olmuştu, şimdi ben ne yapacaktım? Nasıl bir şaşkınlık hali o yarabbim! Hele hemşire kızlara benim için bir şey dedi mi diye sormam.. uyandı sanıyorum çünkü, kafa öyle gitmiş ki uykusunda öldüğünü bile idrak edemiyorum. Daha yeni idrak edebildim. Elimde gittiğimizde elime tutuşturdukları evlilik yüzüğü, kalakaldım.

Bu seneyi anlatacaktım aslında, benzer saatlerde ağlama geldiğini, laboratuar sonuçları yerine muhtemelen halamın Almanya'dan gönderdiği, annemin benim çeyizime sakladığı koliye sarılıp ağladım. Hem de ne ağlamak...



Koyacak yerim olmadığı için hala kutularındalar... Bana bir koliye sarılıp hüngür hüngür ağlayacaksın deseler hayatta inanmazdım sanırım.

Yarın, yani bugün geçen sene olduğu gibi İstanbul'da olacağım, ertesi gün annemi gömülmek istediği yere götürür gibi kendimi götüreceğim, yarın belki vakit bulursam helva kavururum, geçen sene o saatleri düşünürüm ister istemez.

There were always hours between us.

Siz hiç birinin yüzünde, gözlerinde ölümü gördünüz mü? Ben gördüm. Rahat uyu anneciğim.



(Erdal Eren anısına aslında, aklıma seneyi devriyelerinin birinde Kızılay meydanında annesine tanıyor muydunuz diye soran kızın hikayesi geldi, 'O benim oğlumdu kızım, o benim oğlumdu...')

aman aman yandım aman
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda

aman aman acı yüzler
kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda



20 Mayıs 2012 Pazar

Bye Bye Mav Bye Bye Kediness

Minik Fındık'a Elveda....

Aslında adını Fındık bile koymamıştım, ne yalan söyleyeyim bir ad bile koymadım aslında, kedi bile demiyordum, kız diyordum, o kadar alaca bulaca renkli oğlan olmaz.

Tam da geçen cumartesi kendimi berbat hissederken boş boş ekrana bakıyordum ki dışarıdan bir ses duydum. Pezevenk bir erkek kedi, ağzında bir şey tutuyor ve gözümün içine bakıyor. Tuttuğu şeyin fare değil de minik bir kedi yavrusu olduğunu anlamam bir saniye sürmedi ve kediye bağırıp anında dışarı fırladım. Kurtaracağımı düşünmüyordum, erkek kedi kaçtı, buncağızın kalbi güm güm, durumuna baktım elime almadan önce, en azından ölmemişti ve en azından kan akmıyordu.

Eve getirdiğimde çene altında sadece çok da derin olmayan bir diş izi gördüm, o kıısmdan yırtmıştık yırtmasına da bir gözü çok kötü ve şiş diğer gözü de yine iltihaplıydı. O an tesadüfen internette konuştuğum birine durumu anlattım, neden ona anlattım bilmiyorum ama uzman veteriner hekim çıktı, beni yönlendirdi göz hakkında, onun dediği damlaları edindim, ev zaten neredeyse istesen ameliyat yapabileceğin malzemeye sahip olduğu için pisiciğin boğazındaki delik ertesi güne kapanmıştı bile, aldığım anne sütünü biberon bulamadığım için ağzını açıp şırıngayla azıcık azıcık pompalıyordum, mama önlüklerimiz, asit boriğimiz, göz damlalarımız, rivanol'ümüz, fucidinimiz, thiociline'imiz, madecassol'ümüz, hijyenik göz pedimiz, pamuğumuz ve hatta serum fizyolojik annemin çeyizime sakladığı balık şeklindeki bir tepsinin içinde yer aldı. Minik gayet iyiye gidiyordu, hatta birkaç gün sonra şiş gözündeki ödem aktı gitti, diğer gözü tamamen kurtuldu, bir gözü kör kalacaktı ama o bile giderek inanılmaz bir gelişme gösteriyordu, tüm göz özelliklerini yitirmesine rağmen.




Bu fındık pisi yogayı çok seviyor, yoga yaparken matın üzerine geliyor ve bana enteresan tek kolla kendimi kaldırırken diğer kolla üzerine yatmayayım diye kediyi kenara çekme yoga hareketi gibi yenilikler sunuyordu, sırt üstü yatıp dizlerimi karnıma çektiğimde göğsüme oturup mırlıyordu, tüm bu yazı kedi ve yoga olacaktı aslında.

Cuma günü gözün son durumu için kendi veterinerime götürdüm mini east pack çantasına koyup, orada da battaniyesinesine sarılıydı, genel durumu çok iyiydi, kız çok cadıydı, hep koynumda kalmak istiyordu, o gün beraber pek çok iş hallettik, hatta beraber pisi pisi aldık, şu an ayağımdalar, benim karnımı doyurmaya gittik, yağmurdan kaçtık beceremedik şemsiye alıp İstanbul'un dağ taş tepe demeden Venedik'e döndüğü bir akşam üzeri evimize su içinde geldik, daha doğrusu o kupkuru ve aç, ben su içinde ve tok geldik, üzerimi bile değiştirmeden mamasını yedirdim, kedi yatağını ona hazırlamıştım, orada uyuyordu, altına bebek altı değiştirme bezi çiş kaka için, üzerine sıcacık örtüler, kuzenimin şu yaşımda bana niye hediye gönderdiğini hala anlamadığım oyuncak ördek, bir nevi mini çadır, o da uyuyordu, bir tek çişi kakası gelince ağlıyordu, hatta perşembe çişini ağlayıp ağlayıp ben anlamayınca bir köşeye, ertesi gün de kakasını dar bir dehlize yapmıştı, şu an evdeki kumum çok iğrenç olduğu için (maalesef istediğim kum yerine başka marka geldi ve berbat, değil kedi ben bile yapmam) kumdan pek anlamadı, zaten pamukla yaptırıyordum, şor şor işemeye başlıyordu, çok komikti. Sürekli bir can sıcaklığı hissetmek istiyordu. Öptüğümde mırlıyordu, ben de bol bol öpüyordum. Sevgiden asla iğrenmem. Bücüre ‘sen kucağımdayken nasıl iş yapacağım kıpırdayacağım sana kedi kucağı yapmak lazım,’ diyordum, east pack çantası sonradan kedi kucağımız oldu. 

Bu arada evdeki diğer üç kedinin kıskançlık krizleri, Pırtık'ın pabucum dama mı atılıyor endişesi, kızın yanına gidip gidip hırlaması, nevrotik oğlumun ise evi terk etmesi ayrı ayrı canıma okudu. Sürekli diken üzerindeydim, haleti ruhiyem zaten tüm bunlardan bağımsız olarak korkunçtu, yapmam gereken ve az zamanım kalan işler vardı, ben hiçbir şey yokken bile kendimi kötü hissediyordum, kaldı ki bir dostumun yaptığı duygusal bir konuşma beni hüngür hüngür ağlatabiliyordu. Pisiye sarılıp ağlamıştım Cuma öğlen. Bunlar benimle ilgili kısımlar... 


Neyse perşembe gecesi oğlum gelmeyince, bu minik fındık da sürekli ağlayıp uyutmayınca yatağıma aldım. Ezerim diye çok korktum, sabah uyandığımda boynumun arasına girmiş ve çok mutluydu. Beni annesi sanıyordu, onunla ilgilenirken tüm sıkıntılarımı atmama rağmen ona esas evini bulmam gerektiğini biliyordum, kendi kendime göz iyice düzelene, düşene veya artık ne olacaksaya kadar bakabilir miyim veya bu şekilde bakacak birini bulabilir miyim diye muhakameler yapıyordum. Beni yanında isteyip göremeyince peşimden geliyor, bazen bulamıyor avazı çıktığı kadar miyavlıyordu, sesimi duyunca sakinleşiyordu. Dün tüm hafta yapmadığı kakayı ve çişi yaptı, ben de nihayet bağırsakları düzeliyor, çok mu besliyordum, azar azar vereyim diye o yöntemi denedim. Nasıl olsa manyak olduğum için o yağmurda bunu eve atıp doyurduktan sonra o sırımsıklam halim ile, evet üzerimi değiştirmeden, hem kendi iki salak kedimi aramaya hem de bunun anne sütünün bittiğini fark edip anne sütü almaya çıkmıştım, mamamız vardı.

Sonra baktım çişler çişler çişler elimdeki bez yetmeyecek, ben, o ve bir arkadaşım hanfendinin ihtiyaçlarını almaya çıktık, 18 Mayıs 2012 İstanbul Venedik günü evden ikinciye lale gibi cüzdansız çıktığım için önce mama paramızı ödedik, bez aldık, anneye mama aldık ve hatta Elma Cafe'ye gittik beraber, akşam üzeri biraz durgun gibiydi, yanımda olunca sık sık kontrol ediyordum, uyuyordu, mutluydu ya da ben öyle sanıyordum. Öpüyordum mırlıyordu.

Eve geldik, mama bakım ilaç ritüleimiz devam etti, ben kör olan gözünün bu kadar iyileşmiş olduğuna inanamayarak şenlikler düzenleyecek hale geldim. Biyolojik annesi olmadığım ve onu yalamayamadığım için asit borik ile sadece gözlerini değil her yerini temizliyor havlusu ile kuruluyordum, dün gece azıcık üşümüş geldi, normalde sadece örtü örterken sarmaladım, oğlum evde olduğu için yanıma almak aklımın ucundan geçmedi, çünkü zaten bir kulağım hep ondaydı, her sabah kalkıp tuvalete gidip ilaçlarımı alıp başına gidiyordum, sonra yoga yapıyordum o da beni izliyordu. Büyüyünce yogi olacaktı, bu kesindi. Kedi Yogi.

Bu sabah yine viyklemesini duydum, aynı şekilde yanına koştum, çok üşümüştü, hemen yün fanilaya sardım, koynuma koydum, mama yedirmeye çalıştım, normalde yemiycem meevv diye çırpınan kız çırpınmıyor ama yutamıyor da, burnundan geliyor, ağzını tam kapayamıyor, bir baktım boğazında birikmiş mamalar... zorlamadım, hemen koynumdan ayırmadan sıcak su ısıtmaya başladım, sonra sıcak su torbasının elbisenin geçridik beraber, bu koynumda, ısınısın diye uğraşıyorum. Sonra burnundan yine mama geldi, mama önlüğü yaptığım bir tülbent vardı, yeni yıkamıştım, cumartesi gecesi temiz temiz kullanmıştık, ona sildim... Ve o an son nefesini verdi.



Bilseydim her gece koynumda yatırırdım, dedim. Sadece dedim. Artık ne önemi var?

Ocakta ısınmakta olan sıcak su... Gece sıcak su torbası koymanın aklıma gelmemiş olması, cuma günü harika ruh sağlığımla gözlerden sonra bir de ağza damlattığım göz damlasından sonra veterinere koşmam ve sadece en fazla kusacağını öğrenmem, kediyi benimle beraber sıcak tutsam dahi dışarı çıkarmış olmam ve daha neler neler, azıcık konuşacak duruma gelince, ki mama yiyemediğini gördüğüm andan itibaren ağlamaya başlamıştım, insan ölümün geleceğini hissediyor sanırım, annemde de öyle olmuştu, daha ölmeden öleceğini bilerek ağlayarak gitmiştim yoğun bakıma, neyse, veterinerimi aradım, bu kadar ufak bebeklerin annelerinin yanında dahi ölebildiklerini, benim onun için her şeyi yaptığımı, daha da iyi bakılamayacağını, bebeğin minik olmasından kaynaklı nedensiz ani ölümlerin çok olası ve doğal olduğunu söyledi, zaten kendimi suçlasam ne, müzik bitmiş, kedi gitmiş.

- (Saatlerdir ağlıyor) size bir sakinleştirici yapalım mı?
- Hayır, istemiyorum. 

Annemi her an kaybedebileceğimi söyleyen doktorun aynı gün sorduğu soruydu bu. 

Sanırım bugün de saatlerce ağladım, insan yoga yaparken zırıl zırıl ağlar mı? Ağladım, yavruma kıyamadım, son ritüeli kucağımda olsun, bu veda yazısını beraber yazalım istedim, teknik aksalıklar çıkınca bilgisayarlarda, çözmeye çalışırken bir yandan ona dair mama kapları vs yi bulaşık makinesine attım, ürkmesin diye süpürmediğim kısmı yine süpürmedim ama pati bastığı yatağının olduğu halı dışındaki yerleri süpürdüm sildim, burada izi ve de aklı kalmasın, geçişi kolay olsun istedim. Birazdan gitmesi gereken yere kavuşturacağım ve dün üzerime işediği kıyafetleri ona kullandığım her şeyi, mama önlüğünü, elbisemi, kedi yatağında rahat etsin diye koyduğum havluyu, kumaşları yağmura rağmen yıkayacağım ki ölümün lekesi çıksın üzerimizden, kedi cennetinden mırıltılar gelsin sadece.

Elveda benim Lali Berte'me benzeyen minicik fındık kızım. Huzur içinde mırla ve Lali Berte'ye, Liza'ya, Padme'ye, Şirin'in megabitlerine, Yamuk'un doğar doğmaz ölen yavrularına, Sarı'ya, Yeşim'e, Şerife'ye, Kedi Kara'ya, Sarışın'a, Gandalf'a, Zıpır'a, Duman'a, Legolas'a, Dötdöbek'e, Çiçek'e, hayatta olup olmadıklarını bilmesem de görürsen torunlarım Newton'a, Sofia'ya, Ekrem'e, Hülya'ya, Şükran'a ve unuttuğum nicelerine selam söyle. Ölünce ben de yanınıza gelmek istiyorum. 

Ayrılma vaktimiz geldi birtanem, şimdi kucağımdan koltuğa kouyup tam da üzerime işediğin kıyafetlerimi giyeceğim ve seni kuşlara, böceklere, çiçeklere, artık ait olduğun yere götüreceğim.



Ön patilerini de hanım hanım birbirinin üzerine koymuşsun -o kısmı özellikle çekmedim ve koymadım-.
 Artık gidebiliriz.


10 Mayıs 2012 Perşembe

Zeytin'e ve Lali Berte'ye

Belki de önce hikayeyi koymak daha iyidir.

Belki de değildir.

Bu belki de bazılarınız için bir katarsis hikayesidir.

Geçen hafta Uykusuz dergisinin Makul Koca Memoşko bölümünde her zamankinden farklı bir hikaye anlatılıyordu, bir ayrılık ve veda hikayesi. 12 yıllık hayat arkadaşı Zeytin ile geçirdikleri tüm zamanlar bir storyboard şeridi gibi geçti gitti, kurgusu olsun, içerik olsun, anlatım tarzı olsun gördüğüm en iyi kedi hikayelerinden biriydi. Neden, çünkü her okuyan herkesin kedisi olsun olmasın, kedisi ölmüş olsun olmasın içinde çok derinde bir yerlere dokundu. Hele bir de benzer bir hikayeniz varsa hıçkırıklara boğuldunuz, biliyorum. Çünkü ben boğuldum, sabaha kadar durmaksızın ağladım, annemin ölümünde bile arada mola veriyordum, bunda bir türlü durmak bilmedi gözyaşlarım, öyle ki en son Lali'min acısına dayanamadığımda bana gelmiş melek kızımı koynuma alıp uzandım, gözlerimden halen yaşlar akarken uyumuşum.

Farklı bir ertesi güne uyanmak isterdim, uyanamadım, bir kere o yara deşilmişti, öyküyü tekrar okudum, yaram tekrar kanamaya başladı, zırıl zırıl ağlıyordum. Oysa kızım öldüğünde kanser annemi üzmemek için gönlümce ağlayamamıştım bile, gizlice apartmanın yanındaki minik bir ağacın yanında bir yer kazmıştı bir abimiz, ben koşa koşa eve geldim, kucağıma aldım, öptüm sevdim okşadım, sanki hiç ölmemiş gibi...

Sonra beyaz bir kefene sarıp gömdük dünyalar güzeli kızımı, annemin çakır Emine'sini.

Lali Berte 13,5 yıllık hayat arkadaşımdı, ilk kedimdi ve son iki yıldır çok hastaydı, Avcılar veteriner fakültesine o kadar çok gidiyordum ki öğrenciler beni hoca, çevremdekiler veteriner sanıyordu. Düzenli her hafta, gerekirse haftada iki üç, hep oradaydık, kızım için kredi kartı borcu yapmamıza gülen bir sürü insan oldu, oradaki memurlar mesleğimi sormuşlar yaptığım masrafları nasıl yaptığımı merak edip... Lali'm de bir kan hastalığı çıkmıştı önce, Eosinophilic Granülom, bu ismi ezberleyene kadar 1,5 yıl geçti sanırım. Sonra gelsin kortizon tedavileri, şeker hapları, enjeksiyonlar, benim deri altı bir yana kas içi iğne yapmayı öğrenme sürecim derken... Lali artık çok yoruldu, annem evinde huzur içinde ölsün, artık getirip götürüp yorma, dedi. Dinledim, son kan sonucundan sonra, plt 5000 çıkınca büyük bir terslik olduğunu anlamıştım. Zorlamadım, evinde öldü. Nasıl çocuklarını doğururken evde  kimsenin olmadığı bir saati seçtiyse ölümünde de öyle bir zamanı seçti. Kediler sahiplerinin onların acı çektiğini ve cesetlerini görmelerini istemezler normalde. Ama zaten o bitkin hali ile nereye gidebilirdi ki.

Memo Tembelçizer'e bu hikayesini paylaşmama izin verdiği için çok teşekkür ederim.



Bir de kediler sahiplerinin hastalıklarını alırlar, çünkü onlar uyuyarak daha kolay atlatırlar. Lali'min özellikle son dönemde ne zaman midem ağrısa hasta hali ile mideme patileri ile masaj yapıp ağrımı dindirdiğini bilirim, Lila Lali. Belki de annem daha uzun yaşasın diye onun hastalığını da almaya kalktı. 

Ve o en son günlerinde bile sevdiğimde artık sesi zayıf gelse de mırıl mırıl mırlıyordu, sondan 6. kare belki bundan dolayı öyküyü yaşayanın yerine koydurdu. Kediler o hallerinde bile sahiplerini teselli etmek isterler, onlar üzülsün istemezler. 

O gün geldiğinde Lali Berte'nin de görevi artık gözlüklüyü unutmaktı.

Tüm ışıklar söndü, her şey söndü.