16 Kasım 2014 Pazar

Bir İlhan Berk Silsilesi - Galile Denizi

Hiçbir şey anlaşılmıyor kim ne derse desin.

ÜLKEM BÖLÜNDÜ BU ÖĞLEMİ SANA AYIRDIM
(Rondo)

Ülkem bölündü bu öğlemi sana ayırdım
Ben kentlerimi hep sana bakarak yapardım
Gecene derin kadırgalarımı bırakır
Öpüşünün o ıssız kentlerine varırdım
 -- Kleopatra bir gökyüzüydü geçmişte anladım

Sen ey benim uzak güzelim, Sur Krallığım
Sizden o gecelerde bir pencere açıktır
Hanlarım uyur, ben dünyada sana çıkardım
          Ülkem bölündü, önüm yalnızlıktır

Ben dünyada bir senin yalnızlığına vardım
Geldiniz, seninle bir ikindilerdi kalır
Ey şimdi denizlere açılanlar yıllardır
Kentlerim düzen yüzü görmeyecek sandım
         Ülkem bölündü, önüm yalnızlıktır

Bir İlhan Berk Silsilesi vol. 2

                                            DÜN DAĞLARDA DOLAŞTIM
                                                     EVDE YOKTUM

Nerden baksak kendini anlatıyor her şey.

Fatih, kısa boyluydu.

Bir firavun inciri yetiştiricisiydi Amos.

Farabi, esmerdi.

Ah, hiç tanışmamalıydık adlarla. Adlarla gördüğümüz dünya, dünya değildir. Bu yüzden yeryüzünü görmeden göçüp gidiyoruz. Ağırlığı olmayan yoktur. Burdan başlamalıydık. Çılgın zaman dışarıda kaldı. Bölündük. Artık ne yazarsak ölümü yazarız, ölümü ve zamanı.

Neden bilmem ölümü artık dikey okuyorum. Siz de deneyin. Değer bu.

Burda kesiyorum. Duydum bir ot konuşuyor kendince. Hem kuşların doğum gününde olacağım. Gece beni bekliyor. Yolu biliyoruz.

-----

ASKELOPİS

Askelopis Ephesos'lu bir kuşla dolaşırdı ve bizim göremediğimizi görürdü. Nesneler böyledir, herkese görünmez. Gizliliği sever. Şairler gibi de beyaz bir dille konuşurlar. Us bunu kavrayamaz. Ama görünmeyen de yoktur. Nesneler bunu bilmez. Niçin bilsin? Hem bilmek nesnelerin işi değildir. Balıklar içinde yüzdükleri suyu biliyor mu? Ben ormanı bilmeden tanıdım, bir daha da unutmadım.* Nesneler sözcüklere dönüşmeyegörsün durdurulamaz. Yerküreyi sararlar; sonra da binlerce tümceye dönüşürler. Yeryüzünün bir ucunda binlerce nesne her sabah bunun için uyanır. Tümcelerle öğrendim ben dünyayı. Evrenin sınır taşları. Dildir tek Tanrı, o cenin!

(Ayak basılmadık yerlerini benden esirgeme, çok görme bunu bana, sevgili dil.)

*Ey bellek, senden kurtuluş yok!

------

SU SAATI

Sonsuzluk... Sonsuzluk...

Sonsuza geçerli sözcükler yoktur. Ölüme yakın sözcükler vardır. Dünyada onlarla gidip geliriz. Sözcüklerin - bu ölüm mangaları- boyunduruğundan kurtulduğumuzda, nesneler de ölümsüzlüğün alanına girer. Ölümsüzlük özlemini nesneler de çeker. İmam-ı Azam Ebu Hanife sonsuzluğa ulaştığında, dünyadaki su saatını yanında bulunca hiç şaşırmadı. İlk kez bir su saatı zamanın dışına çıkıyordu.  Çalıştığını duyuyordu.

Tansık budur!

Bir İlhan Berk Silsilesi - Deniz Eskisi

                                                           DENİZ ESKİSİ
                                                           şiirin gizli tarihi

                                                                      Sunu

      Bir gün öldü.

      Gidip geldiği sokaklar, bir kırlangıç, bir kağıt, bir ıstampa, bir kalem -alkol yanmasında- bir fotokopi, bir kumsaati, yarım kalmış bir şiir, bir patika, cenazesinde bulundu mu? bilmiyorum.

      Bir bulut bir süre onu izlemiş.

      Geçerken parmağını kaldırmış bir çocuk. Bir deniz parçası, bir ağaç büyümesini bir an bırakmıştır.

      Masası uzun süre kendine gelememiştir.

      O gün gök açıkmış diyorlar.

----

      Bir şiir yazılıp yeryüzüne çıkmışsa, dünyada bir şeyler değişmiştir.

                                               /
       Bazı ozanlar ölüp gittikleri halde, ölüp ölüp dirilirler.
       Yaşadıklarını, ya da öldüklerini böyle anlarız. Bazılarını da yaşarken saçtıkları o korkunç sessizlik (baskı) büyütür.


-----

       Yazmak, her şeyi aşka dönüştürmektir. Yazmak budur.

---------

                              "BİR HARİTA BİR ARAZİ DEĞİLDİR."

----

         Geldin, bir geceyi koydun, gittin!


8 Kasım 2014 Cumartesi

Mezarlarınıza uzanacağım...

Öylece külçe gibi bırakacağım kendimi mezarlarınıza, bütün ağırlığımı toprağınıza vereceğim, geceden bir sır gibi saklanacağım, baş ucumda ev yapımı bir şarap da olur belki.

Boylu boyunca uzanacağım mezarlarınıza, bütün geceyi, gün ışıyana kadar orada geçireceğim. Kimseler bilmeyecek gecenin örttüklerini. O kadar rahat uzanacağım ki değme yatakları getirseniz yerini tutamayacak üzerinizde biten üç beş otun.

Bu gece en büyük arzum bu, hava güzel, üşümem. Zaten aylardır vücuduma işlemiş enfeksiyonun verdiği sıtmalanmalar çok koymaz. Havadan değil, kendimden der geçerim. Kendimden... sahi ne zaman bu kadar uzaklaştırdınız beni kendimden? Ne zaman iki kelam dökmekten bu kadar soğuttunuz? Ne zaman sirkte acımı izleyen maymun sürüsü izliyormuş gibi hissettirdiniz bana? İşte o zaman...

Bir zamanlar, işte o zamanlar çıktı bu istek bende. Bazı günler çok sancıdı, çok tutturdu, bazı günler unutur gibi oldum, dürtü hep orada durdu. Ben yabancıladım, kendimi meczup sandım. Mantıklı insan böyle bir şey ister mi? Tek isteğimdi oysa benim anne ve babamın mezarına öylesine uzanmak. Ancak o zaman güvende hissedecektim kendimi, o da akrabalara yakalanıp mezardan derdest edilmezsem. İnanın bunu bile hesapladım, inançlarını, belli saatlerden sonra mezarlığa gitmeyeceklerini ve kafamı dinleyeceğimi düşündüm. Oysa bazı günler güpegündüz uzanıvermek istiyordum, oradaki bitkiyle nefes almak. Belki ektiğim bir lalenin topraktan güneşe süzülüşüne denk gelirdim uzanırken.

Yoldan çevireceğiniz herhangi birine sorsanız akşam ezanına doğru yanından dahi besmelesiz geçmeyeceği yerlerde ben besmelesiz uyumak istedim. Bunu çok istedim. Ne kadar istediğimi o biliyor.

Ağlayamazdım, ağlayamadım. Bunu istedim. Kahretsin ki param yoktu, her seferinde. Her seferinde çoğunuzun bir hafta sonu zevk için kahveye verdiğiniz para tutmayacak meblağı birleştirebilseydim giderdim. Geçim derdi tuttu beni geri ama ben hayalimde hep mezarınıza uzandım. Kendimi orada gördüm, orada soyutladım, orada erdim birkaç saniyelik nihai huzura.

Belki böylesi daha iyi oldu. Ben hiç mezarınıza uzanamadım. Hep düşledim. Hep kedi gibi mezarı kendime beşik yaptığımı düşünüp mutlu oldum. Elleşilmesin bana hiç, ben mezarda uzanırken iyiyim.

Bir gün, günlerden çok saçma bir gün, bir misafir geldi bana. Hiç bilmiyordu ve bilmedi nasıl mezarınıza uzanmak istediğimi. Konu bir şekil geldi mi oraya, geldi. Bir arkadaşı aylarca anne babasının mezarına uzanmış. Aklımdan geçenler; aynı şehir olsa gerek, öyleymiş. Her gece yatağı yerine mezarlarınıza uzanarak geçirmiş. Bilen arkadaşları deli gibi endişe etmiş, 'Akıllı telefon cüzdan kredi kartı hepsi üstünde öylece uyuyordu orada,' dedi arkadaşım. Maddiyat, dev bir maneviyat bulutu ile sarılı mekanlara bile çirkince giriyor. O kız benim arkadaşım olsaydı, en son düşüneceğim şey hırsızlık vs olurdu. Deli gibi kıskandım o kızı, her gece hem de! Her gece gidebilmiş, uyanıp hayatına devam edip gece kovuğuna çekilebilmiş. Nasıl kıskanmayayım? Hayalimdekini gerçekleştirmiş.

Hayatından kimseyi bilinmeze göndermeyenlerin anlamayacağı bir şey var ki mezarlar kutsaldır. Dinsel bir kutsallık değil bahsettiğim. Perdelerin arkasında bambaşka bir dünya var. Düşünsenize, İstanbul gibi yerde bir kadın aylarca, haftalarca mezarda "uyuyor" ve başına hiçbir şey gelmiyor. Onu bunca kim korudu? Korunacağını bilmese gider mi? Çünkü aklı götürmüyor onu oraya, zaten olanlar da akıl alır gibi değil. Akıl da yücelttiğimiz kadar değil, bazı şeyleri almasın akıl. Böylesi daha iyi.

Gitti sanmıştım bu istek, bu gece geri geldi dolunayın ışıttığı geceyle, mezarlarınıza uzanacağım.

Bir gün mutlaka yapacağım bunu.

6 Eylül 2014 Cumartesi

Yok ol dedim yok olmadı dünya

"Dünya 'Kızılderililerin' özgürlüklerini kaybettikleri gün yok olmuş olmalıydı, olamadı..

Aşağıdaki alıntılar lisede kimyadan fizikten filan çakma pahasına tercüme ettiğim kutsal metinlerden birinden, Kara Atmaca'nın [Maketaime-she-kia-kiak] tutsak düştüğünde yaptığı konuşmadan:

Beni bütün savaşçılarımla esir aldınız.. Sizi mağlup edemesem bile, daha uzun süre karşı koymayı ve teslim olmadan önce size daha fazla acı çektirmeyi umuyordum.. Bunu başaramadığım için üzgünüm..

Beyaz adam kadar kötü bir Kızılderili bizim toplumumuzda yaşayamaz; o ölüme terk edilir ve kurtlar tarafından yenir.. Beyaz adamlar kötü öğretmenlerdir, onlar sahte kitaplar taşırlar ve yanlış işler yaparlar.. Kafa derisi yüzmezler ama daha kötüsünü yaparlar, onlar kalbi zehirlerler... Beyaz adam pistir..

Onlara bizi yalnız bırakmalarını söyledik ve bizden uzak durmalarını istedik... Ama takip ettiler, yollarımzı sardılar, yılan gibi sarıldılar bize..

Güneş sabah bulanık ve donuk doğdu ve gece, koyu bir bulutun içinde ateşten bir top gibi battı.. Bu Kata Atmaca'nın üzerinde parlayan son güneşti.. Kalbi öldü artık ve göğsünde hızla çarpmıyor.. O şimdi beyaz adamın esiridir ve ona istediklerini yapabilirler.. Ama o işkenceye dayanabilir ve ölümden korkmaz.. O bir korkak değildir.. Kara Atmaca bir Kızılderilidir..

Elveda halkım..
Kara Atmaca sonuna yaklaştı.. Güneşi batıyor ve bir daha hiç doğmayacak..
Elveda Kara Atmaca..

Kara Atmaca, 27 ağustos 1832"

İyi ki de fizikten, kimyadan çakma pahasına oturup bu metni çevirmiş ve tırnak içinde geçen metni kaleme almış Gevher Gökçe'nin öğrencisiyim de Kara Atmaca gibi güzel ve cesur yüreklerden haberim oluyor. Hepimizi kafese tıktılar Kara Atmaca, sen özgürlüğünü yitirdiğinde yok olmalıydı dünya, şimdi hepimiz tutsağız.


Despite all my rage I am still just a rat in a cage...




22 Ağustos 2014 Cuma

Gölge

Eski bir not kağıdına yazılmış dizeler ne zamandır ilişiyor elime de elim gitmiyordu atmaya, bugüne kadarmış.

Kimin yazdığını bilmiyorum, can dostum Esin mi acaba dedim çünkü Esin? diye ok çıkarmışım kenarına.

Geri dönüşümün veya doğanın şefkatli kollarına atmadan önce bu zavallı kağıdın üzerine inci gibi yazımla kurşun kalem yazdığım dizeleri ekliyorum. Sometimes what you expect is not what you get.


GÖLGELER

"geri dönmeyecek
 gölgelerin türküsü
                   gibiydi bu,
 kalbimde taşıdığım gölgelerin türküsü
 nereye gitmişti
 ve kardan
 ve alevden
 ve lav ve demirden
                kuleleri
                gurbetin."


"sessizce
 gün
batıyor, bir aşk bitiyordu
bir aşk dağılmış
     bir gerdanlık gibi.

- - -

ben de
çekiyordum
derin ağlardan
çekiyordum gölgemi
- - - 
günlerim değiyordu
                       ateşten bir dolunaya"

Dizeler bana Metin Altıok'u anımsattı, kim bilir? Belki dünyalar güzeli kızı Zeynep Altıok Akatlı bilir.

Henry Vaughan'ın meşhur bir sözü vardır: "A man is dream of shadow." Ben de derim ki, maybe it is a woman.


30 Temmuz 2014 Çarşamba

gitmek... mümkün mü artık gitmek




gitmeden bırakılan not

dönmeyecek olursam,
bilin ki hiç gitmedim.
hep kalmak oldu 
yolculuğum
burada, hiç olmadığım yerde.

giorgio caproni